Bi’ Arkadaşın Başına Gelmiş


Kadın kolektif kitaplarına bir halka da Bi’ Arkadaşın Başına Gelmiş ile eklendi. Hem de ne eklenme!

Biliyorsunuz, 100’ün üstünde kadın daha önce babalara mektup yazmıştık; İmza Kızın ortaya çıkmıştı.

Kocalara, eski kocalara, gelecek kocalara, sevgililere, sevgisizlere mektup yazmıştık: İmza Karın ortaya çıkmıştı.

Bu hayatta diyecek sözlerimiz içimizde kalmasın diye yazdığımız mektuplardan da İmza Ben ortaya çıkmıştı.

Bu sefer 99 kadın kendimizi masaya yatırdık.  Ama çaktırmadan… Sanki bi’ arkadaşımızdan bahsediyor gibi.

20180315 024.JPG

“Dünyanın en dalgın insanı” ödülünü hak edenler de var aramızda , tükürdüğünü yalamak zorunda kalanlar da. Hatalarından ders alıp, ben ettim siz etmeyin diyeni de var, yürek dağlayan taciz, şiddet, pedofili mağdurları da. Aldatan da var, aldatılan da, hayatını şekillendiren kararını sorgulayan da.

Okuması çok kolay, çünkü yazılar kısacık. Sıkılmıyorsunuz çünkü duygudan duyguya geçiyorsunuz.

Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir yazı mutlaka var. Bakalım sizi en etkileyen, en güldüren, en düşündüren yazılar hangileri olacak.

Bi’ de oyunu var bu kitabın. Kim hangi yazıyı yazmış bilinmiyor. Niye böyle yaptınız derseniz, en mahrem sırrını anlatacaklarımıza güvenli bir ortam yaratabilmek amacıyla yapılmış bir kadın dayanışması diyebiliriz.

Bir de tabii; birimizin hikayesi, aslında hepimizin hikayesi! 

20180315 338.JPG

Bu kitabı halen almadıysanız alın. Hatta keşke eşinize dostunuza da duyurursanız. Çünkü yine harika bir amacımız var. Kitap gelirinin yarısı Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Onkoloji ve Hematoloji Bölümü ile İstanbul’un en büyük Devlet Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi ve Servisi’nin ihtiyaçlarının karşılanması için Kansersiz Yaşam Derneği’ne aktarılacak.

Geçen gün Devrim Arabaları filminden bir sahne cızz diye yüreğimden vurdu beni. Türkiye’nin ilk uçak fabrikasının yurt dışından siparişler almaya başladığı dönemde neden kapatıldığını anlatan mühendis, biraz da kırgın: “Çünkü bu ülkede hiçbir iyilik cezasız kalmaz” diyordu.

Biz bu kolektif kadın kitaplarıyla “Kadın kadının kurdurur” sözünü geçersiz kıldık. Dilerim Kansersiz Yaşam Derneği’nin bu güzel amacına hatırı sayılır bir kaynak yaratır ve “Bu ülkede hiçbir iyilik cezasız kalmaz” sözünün de aksini gösterebiliriz.

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

Boş Durma, Boşa Çalış


Bu sözü anneannem söylermiş.  Annemin de hayat felsefesidir. Şu aralar parmağı için fizik tedaviye gidiyor. Fizyoterapist elini parafine sarıp, 10 dakika kadar ellerini göbeğinde kavuşturup beklemesini söylemiş. Bana şöyle anlatıyor: “Düşünebiliyor musun? 10 dakika öyle duracakmışım. Telefona bakamazsın, kitap okuyamazsın. Mümkün mü? Ben de gözlerimi kapadım, ayak bileklerimi çevirerek başladım, sonra yukarı doğru oturduğum yerde egzersiz yaptım.”

Duramamış yani. Bir enerji ortaya çıkarmadan duramamış. Gördüğüm en çalışkan insanlardandır.

super mom ile ilgili görsel sonucu

Armut dibine mi düşer?

Her gün, iş yaparken kendime bir hedef koyuyorum, oraya ulaşınca “bir acı kahve” ödülüm oluyor. Geçen gün kahvemi yaptım (Ocağımız elektrikli, dolayısıyla üzerindekini çekince hemen soğumuyor, bir müddet daha sıcaklığını koruyor.) ve kendimi ocağın sıcağına çaydanlığı koyarken yakaladım. Hani ocak bile boş durmasın, boşa çalışsın! Çaydanlıktaki suyu ısıtsın. O sıcak suyu kullanacak mıyım? Hayır. Ama olsun boş durmasın. Yani armut fena halde dibine düşüyor, bırak kendisini nesneler bile boş durmasın, hep bir işe yaratsın, bir şey üretsin, bir devinim olsun istiyor.

Bu otomatik hareketimi fark ettiğimden beri her gün çaydanlığı, henüz sıcağı geçmemiş ocak gözüne sürüklemek için elimi uzatırken yakalıyorum kendimi.

Zamanı verimli kullanmak adına aynı anda 2 işi yapmak, dinlenirken ya da tatilde bile birkaç iş halletmek… Eminim çoğumuzun ortak durumu zaten. Yoğun bir kurumsal hayattan bunalıp, tası tarağı toplayıp İzmir’e yerleşen bir arkadaşım, sosyal medya hesabına şöyle yazmış:

“Oturmanın tembellik olmadığını, bunun da insan evladının bir ihtiyacı olduğunu anlamam zaman alacak gibi görünüyor. Deli gibi koşturmaya alışmış bünyemin dizginlerine asıldıkça asılıyorum. Biraz daha yavaşşşşş.”

Daha fazla katılamazdım. Öyle ya biraz daha yavaş.

Ben kendi adıma boş durmanın keyfini sürme kararı aldım. Zaten boş boş durmanın, hiçbir şey yapmamanın – ki bu da bir nevi meditasyon – bilimsel olarak da faydalarından bahsediliyor artık.

Tabii DNA’larımdaki boş durma boşa çalış diye bağıran genleri nasıl sustururum bilmiyorum!

Siz ne düşünüyorsunuz?

“Tembellik hakkımız, söke söke alırız”cı mısınız yoksa ” uykumda bile iş hallederim ben”ci mi?

Anneme özel not: Yazıyı okuyunca bir kahveye gel. Ocağın artık ısısına çaydanlığı yerleştirmemenin keyfini birlikte sürelim….

 

Bu Fenerbahçe de defansı pek bozdu şekerim. Biraz daha kısır?


Erkek muhabbetleri genelde ne üzerine olur? Araba, futbol ve çapkınlık… Şimdi kocamla çapkınlık üzerine sohbet edemeyeceğime göre geriye iki başlık kalıyor.

Arabadan başlayalım:

Ben küçükken bizim sarı bir vosvosumuz vardı. Çok severdim. Uzun yola çıktığımızda – ki o zamanlar duble yollarımız yok, gidiş geliş tek yol üzerinde- ne zaman karşıdan gelen bir başka vosvos olsa karşılıklı selektör yapılır ve korna çalınıp selam verilirdi. Sanırım vosvoslar arasında halen de yapılıyor. Bu ritüeli çok severdim, çocuk ruhum tarif edilemez bir coşkuyla dolardı. Geçen gün yolda gidiyoruz, bu çocuk coşkumu hatırladım. Ne yani vosvosta oluyorsa, neden diğer arabalarda olmasın? Kocama dedim ki “Aaa bak bizim arabadan. Hadi sen korna çal, ben de el sallayayım. Yeni bir akım başlatalım.”

“Esra” dedi “O arabanın sadece rengi bizimkiyle aynı. Bırak modeli, markası bile farklı!”

Velhasıl arabadan bu kadar anlıyorum, sohbetim kısır kalır. (off olsa da yesek)

Scan

sarı vosvosumuzda ben ve kardeşim

 

Gelelim futbola.

Futboldan en çakozladığım dönem, bundan 15 yıl kadar önceydi. İş yerinde bizim bölümde 3 Fenerbahçeli erkek, 1 -güya- Fenerbahçeli kızdık. Saçlarım kısacık olduğu için bana Esat diyorlar ve paso futbol muhabbetlerine katıyorlardı. Fenerbahçenin ilk 11’ini ve sahada yerlerini gösteren bir çizelge yapıp masama asmışlardı. Sıksık da beni imtihan ediyorlardı. Sonra ekip dağılınca olan benim futbol kültürüme oldu. Örneğin şimdi sor, tek bir isim bilse söyleyemem Fenerbahçe’den.  Haaa bak ofsayt nedir biliyorum, o ayrı.

Bu sabah kahvaltıda babam ve Aytuğ futbol sohbeti yapıyorlar. Yeni teknik direktörlerden, takımların durumundan filan bahsediyorlar… Teknik direktör deyince, Dünya kupasında Türkiye’nin üçüncü olduğu yıl ismini bolca duyduğum Şenol Güneş geldi aklıma. Ağzıma bir parça simit atarken, kendimden emin:

“Şenol Hoca” dedim “yine şeyin başında mı?”

Ki neyin başında olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

“Evet” dedi Aytuğ “Beşiktaş’ta devam”. Sonra detaylara girdi. Şenol Güneş geldiğinde, önceki teknik direktörün gönderilişi pek şık olmamış filan… Oooooo. Baya baya futbol konuşuyorum. Yani konuşturuyorum…

Çıt çıkarmadan lafını bitirmesini bekledim, bitirince “İyi hoca bence o. Adama laf ediyorlar ama bak Türkiye’ye en iyi derecesini aldırdı Beşiktaş’ı şampiyon yaptı. Bence bu sene de şampiyon olabilir Beşiktaş. Takım da iyi.” dedim, sustum.

Aytuğ  kaptı benim ortayı, çalım ata ata kaleye doğru ilerlemeye başladı: “Yok ya. Bence yapmazlar bu sene. O işler başka…”

Bence daha anlatmaya devam ederdi uzun uzun.

Ama işte göz göze geliverdik ve beni gülümserken gördü. Sahtekar sahtekar gülümserken.

Böylece futbol muhabbeti yapamayacağımız da tescillenmiş oldu.

Amaaaan derdime bak benim de!

Ortak sohbet konusu nasıl olsa bulunur. Asıl önemli olan yanında huzur içinde susabileceğin birisini bulmak!

 

 

 

İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla mı saldırsak?


90’lı yılların sonunda 10 yaşlarında Selimcan diye çok bilmiş bir çocuk vardı. Ali Kırca enkırmenlik yaparken, o da çıkıp gündemi değerlendirir, benim bile anlamadığım terimlerle her konudan fikir beyan ederdi.  Hatta ayrı bir program bile yaptırdılar sanırım ona. Bir gün bunun  programına aynı yaşlarda diye arabeskçi Küçük Onur katılmıştı. Aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

S: Hangi bestekarları beğeniyorsun?

KO: Cemal Reşit Reis.

S: Efendim efendim? Cemal Reşit Rey olmasın o?

Bravo, 10 yaşlarındasın ve Cemal Reşit Rey’i biliyorsun.

Bir çocuğun, yakaladığı yanlışa kikirdemesi rastlanan bir durum.  Ama üstten bakarak, “efendim efendim” demesi bana çok itici gelmişti.

Gerçi yine burada bir parantez açacağım. Kardeşim doğduğunda, Konya’nın bir kazasında yaşıyorduk. Annem çalıştığı için, bize bir bakıcı bulması gerekiyordu. Köy yerinde öyle bakıcı bulmak, üstelik de 70’li yılların sonunda hiç kolay değildi. Annemin zor zahmet bulduğu bakıcı, köylü olması münasebetiyle şiveli konuşuyordu. 5 yaşındaki bilmiş bendeniz, geç kadının karşısına: “N’örün?” değil “Ne yapıyorsun?” “Yin mi?” değil “yer misin?” diye düzelt kadını. E kadın da haklı olarak anneme “Ya ben, ya o” demiş. Böylece ben de tıpış tıpış babaannemle dedemin yanına gitmek zorunda kalmıştım. Yani Selimcan’ı gıcık bulmaya hakkı olan en son kişi benim!

Neyse  işte bu yaşımda da gıcık olmayı göze alıp bilmiş bilmiş hikayeler anlatmaya devam edeceğim. Hayal edin, taktım papyonumu Selimcan gibi, anlatıyorum. Arada size de sorular soracağım, yanlış cevap vermeyin, basarım“efendim efendim”i ha!

Mevlana’nın şu dizelerini bilirsiniz. (bilirsiniz di mi? bilmiyor musunuz? efendim efendim?):

Kardeşim.
Sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun. Diken düşünürsün, dikenlik olursun.

Bu sözü pek sever, yaşam felsefem olarak hep “gül” düşünmeye çalışırım.

Takip ettiğim bir seminerde, “olumlu düşünme” ile ilgili şu hikayeyi anlattılar, “hmmmm, güselllll” dedim. Paylaşmasam olmaz!

which wolf are you gonna feed ile ilgili görsel sonucu

Hikaye bir Kızılderili hikayesi.

Torunu yaşlı Kızılderili’ye sormuş: “Herkesin içinde iki kurt varmış. Doğru mu?”. Yaşlı Kızılderili “Doğru” diye cevap vermiş ve devam etmiş: “Kurtlardan bir tanesi bütün kötü sıfatları üzerinde toplamış bir kurt;  kızgın, kıskanç, kaprisli, kendini beğenmiş, yalancı, şüpheci. Diğeriyse iyi bir kurt. Minnet ve sevgi dolu, neşeli, temiz kalpli, yardımsever, huzurlu, şefkatli.”

“Peki aralarında bir savaş olduğu da doğru mu?” diye merak etmiş torun.

Yaşlı Kızılderili evet anlamında başını sallamış.

Torun hafifçe endişeli sormuş “Hangisi kazanacak?”

Cevap şöyleymiş:  “Sen hangisini beslersen o kazanacak!”

 

Neyse beslemek dedim de ben gidip kuşları besleyeyim, yemleri azalmıştı. Sonra vakit kalırsa “bilmiş olmayan kurdumu” da beslerim.

Efendim efendim? Siz de mi?

 

 

 

 

 

Geri bas farecik


Dolmuş şoförü “Metrobüs’te inecek var mı?” diye sorduğunda, dolmuştan indim ve daha önce defalarca yürüdüğüm yaya yolundan metrobüsün ilk durağına doğru yürümeye başladım. İstanbul’un neredeyse her semtinde olduğu gibi, şantiyesel bir durum burada da mevcuttu.

Şantiye demişken burada bir parantez açıyorum. Oturduğumuz sitenin iki girişi var. Bizim oturduğumuz kısma yakın olan giriş, eski tren yolunda devam eden çalışmalar sebebiyle 5-6 aydır kapalı. Hafta sonu tatilden döndük ki, eve 10 metre filan kalmışken ön girişi de kapamışlar. “Yahu evimize gideceğiz” diyoruz “Kapalı” diyor görevli.  Sonra bizim kızların arkadaşı gelecekti aynı gün bize. Hemen biz çektik, o çekmesin diye arkadaşlarının babasını arayıp arka kapının da ön kapının da araç trafiğine kapalı olduğu konusunda uyardım. Babası makara adam, “iyi mancınıkla atarım çocuğu” deyiverdi. Güleriz, ağlanacak halimize.

Neyse metrobüsün oradaki şantiyeyi anlatmaya dönüyorum; “yaya yolu” yazdığı için, tereddüt etmeden daldım patikaya. Önüme metal plakadan bir bariyer çıktı, ama kapalı değildi, ben de bu yüzden yürümeye devam ettim. Sabahın o işlek saatinde in cin top oynuyordu, şüphelenmedim değil. Ama devam ettim şantiyenin derinlerine doğru. Bir taraftan da kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Çantama ve bilgisayarıma da sıkı sıkı yapıştım. İçimden “keşke para çekmeseydim” diye geçirdim; aklım sıra daha az para kaptırma hesabı yapıyorum. Tam kafes şeklindeki paravanların ardından metrobüs durağını gördüm ki, diğer tarafa geçiş için hiçbir açıklık olmadığın fark ettim. Paravan boyunca yürüdüm. Cık, yok. Atlasam mı diye düşündüm, gözüm kesmedi. Geri dönmeye karar verdim.

İçeri girdiğim paravan bölüme ulaştığımda ne göreyim: metal plakalar birbirine vidalanmış! E 5 dakika önce açıktı, kim kapadı? Sağını solunu yokladım, plakayı yumrukladım, sağa sola seslendim. Yok. Kaldım mı orda? Adeta labirentte çıkış yolunu arayan küçük, zavallı bir fareciktim. Etrafa bakındım tinerci filan var mı diye, çantama daha sıkı yapıştım.Kafamda senaryolar senaryolar…  Bir taraftan da birisini mi arasam, ne yapsam diye çözüm düşünüyorum. Bu arada diş randevuma gecikiyorum. Oysa geç kalmayı hiç sevmem. Offf, o sırada adrenalinin dalga dalga damarlarımda yayılışını hissettim diyebilirim.

mouse in a maze ile ilgili görsel sonucu

Ve sonra bir an durdum.İçimden bir ses “Kendine gel Esra” dedi.

O kadar patron havasında söyledi ki,uymak zorunda hissettim. “Diş randevun için ararsın, gecikeceğini söylersin. Buraya girdiğine göre çıkabilirsin de. Panikten çözümü göremiyorsun.” diye devam etti fırçaya.

Birazcık kendime geldim, şakağımda atıp duran nabız biraz yavaşladı.

Gayri ihtiyari bir adım geri attım. Görüş açım genişleyiverdi.

Ve ben böylece gerçekten girdiğim aralığı görebildim. Meğer dönüşte girdiğim kısmın  az biraz sağında kalmışım.

Sonra SIRITA SIRITA girdiğim aralıktan çıktım.

Bazen sorunlu durumun içinde o kadar debeleniyoruz, o kadar velvele koparıyoruz ki, çözümleri göremiyoruz. Bir adım geriye çekilip baksak, bakabilsek (yani başlıktaki gibi geri bassak), belki de açık kapıyı görebileceğiz…

 

Ha bu arada, artık 100’e 57’yim ya o yüzden bilgece yazılar yazayım dedim:)

100’e 57


Bayramda uzuuun bir masada ailece bayram yemeği yerken, kah çok yeni aramızdan ayrılan babaannemi anıp hüzünlenirken kah espriler yapıp kahkahalar atarken, amcam televizyonda gördüğü Karadeniz’li bir kadından bahsetti. Kadın, yaşını soran sunucuya “yüzüyonüç” gibi bir cevap vermiş. Sunucu şaşırmış tabii, 113 yaşında diye anladığı için. Meğer kadın “Yüze on üç” diyormuş. Yani 87 yaşındaymış aslında! Bir de fırça atmış sunucuya “Saati söylerken 6’ya 20 var diyorsunuz, yaş söylerken niye olmasın?” diye.

Bu hesapla ben de geçenlerde yüze elli yedi oldum. Tam o sıralarda Charlie Chaplin‘in 100’e 30 kala, doğumgününde okuduğu Kim McMillen‘a ait şiire rastladım.  Şiirin başlığı “As I began to love myself” (Kendimi sevmeye başladığımda). Buyrun sizle de paylaşayım:

İlgili resim

As I began to love myself I found that anguish and emotional suffering are only warning signs that I was living against my own truth. Today, I know, this is “AUTHENTICITY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, kederlerimin ve duygusal acı çekişlerimin kendi gerçeğime aykırı yaşadığım konusunda beni uyaran işaretler olduğunu gördüm. Bugün bunun ÖZGÜN OLMAK olduğunu biliyorum.

As I began to love myself I understood how much it can offend somebody if I try to force my desires on this person, even though I knew the time was not right and the person was not ready for it, and even though this person was me. Today I call it “RESPECT”.

Kendimi sevmeye başladığımda, birisine -doğru zaman olmadığını ve o kişinin buna henüz hazır olmadığını bilmeme rağmen- kendi arzularımı dayatmanın  kişiyi ne kadar kırabileceğini anladım. Hatta o zorladığım kişi kendim bile olsam… Bugün buna SAYGI DUYMAK diyorum.

As I began to love myself I stopped craving for a different life, and I could see that everything that surrounded me was inviting me to grow. Today I call it “MATURITY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, daha farklı bir hayata özenmeyi bıraktım ve çevremdeki her şeyin benim büyümem için olduğunu  fark edebildim.  Bugün buna OLGUNLAŞMAK diyorum.

As I began to love myself I understood that at any circumstance, I am in the right place at the right time, and everything happens at the exactly right moment. So I could be calm. Today I call it “SELF-CONFIDENCE”.

Kendimi sevmeye başladığımda, her koşul ve şart altında, doğru zamanda, doğru yerde olduğumu ve her şeyin tam da olması gerektiği anda olduğunu anladım. Ve huzura erdim. Bugün buna KENDİNE GÜVENMEK diyorum.

 As I began to love myself I quit stealing my own time, and I stopped designing huge projects for the future. Today, I only do what brings me joy and happiness, things I love to do and that make my heart cheer, and I do them in my own way and in my own rhythm. Today I call it “SIMPLICITY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, kendi zamanımdan çalmayı ve geleceğe dair büyük büyük planlar yapmayı bıraktım. Bugün bana sadece neşe ve mutluluk veren ve kalbimi titreten şeyleri -kendi tarzımda ve kendi ritmimde- yapıyorum. Bugün buna SADELEŞMEK diyorum.

 As I began to l I freed myself of anything that is no good for my health – food, people, things, situations, and everything that drew me down and away from myself. At first I called this attitude a healthy egoism. Today I know it is “LOVE OF ONESELF”.

Kendimi sevmeye başladığımda, sağlığım için iyi olmayan  yiyeceklerden, insanlardan, nesnelerden, durumlardan, beni kendimden uzaklaştıran her şeyden kendimi özgürleştirdim. Başlangıçta buna sağlıklı bencillik diyordum. Bugün KENDİMİ SEVMEK olduğunu biliyorum.

As I began to love myself I quit trying to always be right, and ever since I was wrong less of the time. Today I discovered that is “MODESTY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, daima haklı çıkmaya çalışmayı bıraktım ve o zamandan beri daha az yanılıyorum. Bugün bunun ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK olduğunu keşfettim.

As I began to love myself I refused to go on living in the past and worrying about the future. Now, I only live for the moment, where everything is happening. Today I live each day, day by day, and I call it “FULFILLMENT”.

Kendimi sevmeye başladığımda, geçmişte yaşamayı ve gelecek hakkında endişelenmeyi bıraktım. Şimdi sadece her şeyin gerçekleştiği anın içinde yaşıyorum. Bugün, her günü gün be gün yaşıyorum. Ve buna TATMİN OLMAK diyorum.

As I began to love myself I recognized that my mind can disturb me and it can make me sick. But as I connected it to my heart, my mind became a valuable ally. Today I call this connection “WISDOM OF THE HEART”.

Kendimi sevmeye başladığımda, zihnimin beni huzursuz, hatta hasta edebildiğini fark ettim. Ama zihnime kalbimi ekleyince, çok değerli bir yoldaş kazandım. Bugün bu ortaklığa KALBİN BİLGELİĞİ diyorum.

We no longer need to fear arguments, confrontations or any kind of problems with ourselves or others. Even stars collide, and out of their crashing new worlds are born. Today I know “THAT IS LIFE”!

Artık kendimizle veya başkalarıyla tartışmaktan, çatışmaktan veya sorun yaşamaktan korkmaya gerek yok. Çünkü yıldızlar da birbiriyle çarpışıyor ve bu çarpışmalardan yeni dünyalar doğuyor. Bugün YAŞAMIN BU DEMEK olduğunu biliyorum.

Charlie Chaplin gerçekten farklı, döneminin ilerisinde bir ruhmuş. (Bunu elbette bu şiire bakıp söylemiyorum; filmlerindeki mesajlara, söylediği bilgece sözlere dayanarak söylüyorum.) Hem onun, hem şairin ruhu şad olsun. Babaannemin de tabii.

Her birimiz 100’e doğru ağır ağır yol alırken kendimizi sevmelere doymayalım inşallah…

 

 

 

 

Mutluyum, Mutlusun, Mutlu…


Son zamanlarda mutlu olmak için sebep bulmakta zorlanıyor musunuz? Çoğumuz aynı durumdayız, görüyorum. Şöyle bir sosyal medyaya girdiğimde mesela, şişip çıkıyorum. Herkes birilerine sayıp sövmekle meşgul. Halbuki küçük, küçücük de olsa mutlu anlarımız olmuyor mu gün içerisinde? Biz sayıp sövdüğümüz şeyi o kadar gündemimizin merkezine yerleştiriyoruz ki, ona bakmaktan o küçük mutlulukların farkına varmıyoruz.

Çok sevdiğim bir hikaye var, belki önceden anlattım. Bir adam, elinde hortum rengarenk çiçeklerle dolu bahçesini suluyormuş. İşte tam o anda duvarın dibindeki ayrık otlarını fark etmiş. O yöne doğru yürüyüp, “Bu ayrık otları da nereden çıktı? güzelim bahçemi mahvetmişler.” diye söylenmeye başlamış. Maalesef o sırada, elindeki hortumdan su akmaya devam ettiği için güzelim çiçekler yerine ayrık otlarını sulamış. Ayrık otları sulandıkça kuvvetlenmiş, gelişmiş daha da büyümüşler.Yani adam hiç istemediği halde, ayrık otlarını büyütmüş.

Hayatta biz de böyle yapıyoruz. Yüzümüzü hiiiç istemediğimiz olaylara dönüp, onları beslemeye devam ediyoruz.

Toplanın hele, yazının bunan sonrasında –şimdilik sadece kadınlara- bir müjdem var. Hayattaki o küçük mutlu anların farkına varmanızı, başkalarıyla paylaşmanızı, hatta kaydını tutmanızı sağlayacak bir oluşumdan bahsedeceğim: facebookta kapalı bir grup olan Mutlu ANlar Defteri‘nden…

Mutlu ANlar Defteri’nin kurucusu ve fikir annesi Aydan Ermiş. Aydan nefes çalışmaları ve kahkaha yogası yaptırıyor. Danışanlarına ödev olarak başlattığı bu oluşum, bir süredir zaten devam ediyor. Bu ay itibariyle 14.490 mutlu AN ve 560 fidana ulaşılmış durumda…

Efendim efendim? “Mutlu AN” diyorduk, hadi onu anladım fidan nerden çıktı?

İşleyişi anlatayım, nerden çıktı anlayacaksınız.

Bu gruba dahil omanın şartı  fidan bağışı yapmak! Ay başında 30 TL’lik 3 fidan bağışınızı yapıyorsunuz ve 1 ay için gruba dahil ediliyorsunuz. O gün ilk mutlu anı yakalayan kişi, en tepeye tarihi atıyor ve hoop 1 numaralı mutlu anını yazıyor.

Örneğin bugün ben sabah erkenden kendilğimden uykumu almış şekilde uyandım, aaa bir baktım kızım benden önce kalkmış, okul kıyafetlerini giymiş, kahvaltısını hazırlamış. Ne yapıyorum?

  • Post kısmına 24.11.2016 diye tarih atıyorum…
  • Yorum kısmına ise “1- Bugün kızım benden önce kalkmış, hazırlanmış. Üstüne bir de öpücük verdi. Gün telaşesiz ve süpersonik başladı.”  gibi artık bu durumla ilgili ben mutlu eden her neyse onu yazıyorum.
  • Benden sonra yazacaklar da kendi 1’lerinden başlıyorlar.
  • Ben gün içerisinde her “mutlu an” yakaladığımda, kaldığım sayıdan devam ediyorum.

2- Belediyede sıra beklerken ve daha bana gelmesine 46 kişi varken, yanımdaki kadın “arkadaşım gitmek zorunda kaldı. sıra numarasını size verebilirim” diyerek, 1 sonraki numarayı uzattı. ballı mıyım neyim?

3- ne yemek yapsam diye düşünürken, annem arayıp akşam yemeğe çağırdı.

…. gibi devam ediyorum.

  • Bu arada diğer üyelerin mutlu anlarına da şahitlik ediyor, onları beğenerek destek verebiliyorum.

Bu grubun bir güzel yanı daha var.

Her ayın 3 Pazar’ı katılabilenler toplaşıyorlar, gruptan biri uzmanı olduğu konuda bilgi veriyor. Benim katıldıklarımda örneğin, homeopati konusunda bilgilenmiş, TSM korosundaki bir üyenin yönetiminde şarkı söylemiş ve evdeki atık malzemeleri gübreye dönüştürüp, çöp üretimimizi azaltacak soğuk kompost nasıl yapılır öğrenmiştim.

Son aylarda “mutlu AN” yakalama konusunda pek tembelim. Ancak sırf düzenli fidan bağışı yapabilmek için grupta kalıyorum desem, inanır mısınız?

Şu da son toplantının videosu. Konu “rüyalar”, anlatan Servet Derya Değerli idi…

View this post on Instagram

Mutlu ANlar Defterinin mutlu kadınları bugün Kasım ayı toplantısında buluştu 😊 Yaşadığımız her ANın içindeki mutluluğun farkına varıp altını çizerek yürüdüğümüz yolda 14.490 mutlu AN ve 560 fidanla ve de her ay büyüyerek devam ediyoruz 🙏🏻💜🍀 Bu ayki toplantımıza sevgili arkadaşım Servet Derya Değerli @deryadgrli #rüyanıgerçekleştir çalışmasıyla misafir oldu ve bizlere #rüyalarkılavuzister diyerek rüyalarımızın kapılarını araladı 🙏🏻💕🌸 Sen de Mutlu ANlarını çoğaltmak için bir adım atmak ister misin? #wwwaydanermis #atölyekendimeyürüyorum #mutluANlardefteri #happymomentsbooks #mutluluk #mutluAN #happymoment #ağaç #fidan #sengülersendünyagüler

A post shared by Aydan Ermiş (@aydanermis) on

İşte böyleyken böyle.

Anlattıklarım içinizi ısıttıysa, Aralık ayı için gruptan bi’ kafanızı uzatın derim. Daha detaylı bilgi için Aydan ile temasa geçebilirsiniz.

 

 

 

 

 

Ottoloyo Dünyalı! Biz Dostuzzz, OttoDON’dan geliyoruzzzz


9 Mayıs 2013’te “Bir varmıııış bir yokmuş, küçüüüük bir gezegende yaşayan Otto’lar varmış!” başlıklı yazımda “biz bir çocuk kitabı serisinin ilk kitabını yazdık. bastırmak için bize bir yöntem” diye yardım istemişim…

İşte o serinin ilk kitabı “Ottoloyo: Truva Atı Doludizgin” basıldı.

Burada acaba “hayallerinizin peşinden gidin, vazgeçmeyin filan tarzı konuşma yapsam mı? Sess Sessss Deneme Ses ki üç….. Neyse ya boşver. Kocaman insanlarsınız. Pes etmemek gerektiğini benden mi öğreneceksiniz?

Otto’lar geçen ay Yitik Ülke Yayınları‘ndan çocuklara merhaba dedi… Ya da “Ottoloyo” dedi. Çünkü “Ottoloyo” OttoDONca “merhaba” demek.

İlk kitap Marmara bölgesinde geçiyor, 4 çocuk ile 4 Otto’nun, ipuçlarını takip ederek OttoDON’un lideri Uluotto’yu bulma macerasını anlatıyor. Bizim Kafadarlar Çanakkale, Edirne, Bursa ve Balıkesir’in altını üstüne getiriyorlar!

 

Bizi izlemeye devam edinizzzzz….

web sitesi      facebook      Instagram    twitter

Aaaa bu arada Tüyap Kitap Fuarında da varız. İşte “imza günlerimiz”

ImzaGunleri.png

 

Sitemle kalp yormak ya da yormamak. İşte bütün mesele bu.


Geçen balkona oturdum, bir kadeh de rakı (burayı blurladım, sıkıntı yok), youtube’dan müzikler açıp dinliyor, manzarayı seyrediyorum. Keyfimin yerinde olduğunu gören mavişim de yanıma geldi. Fonda o anda Sezen çalıyor:

“Seni pamuklara sarmalar sararım

Ne bedel isterim ne hesap sorarım.

Ne sitemle güzel kalbini yorarım.”

Dedi ki: “Bak ya, ne güzel söyledi. Sen de böylesin işte. İnsanın kalbini yormuyorsun. Ruhunu darlamıyorsun. Senin yanında olmak güzel bir şey.”

Şimdi, birisine edilebilecek en güzel laf bu bence, orası ayrı. Bu konuda iyi olduğum söylenebilir, ama komple öyle miyim, o da tartışılır. Ama sözde de derin mana var, bu gözen kaçmamalı:

Mutlu ilişkiler açısından “karşındakini darlamamak” çok önemli. Ayağında zincirler varmış gibi hissettirmemek önemli. Göğüs kafesini bir mengene ile sıkıyormuş gibi nefessiz bırakmamak önemli.

FLYING-FREE

Başıma gelmedi demeyin, uzun zamandır görmediğiniz arkadaşınızla karşılaşırsınız, ilk sözü: “Hayırsız hiç aramıyorsun.” Yav, uzun zamandır görüşmemişiz ve bana söyleyebileceğin sadece bu mu? Görüşmememizdeki suçu bana yıkıp, ortada güzel, sevinilesi bir duygu bırakmamak. Üstelik sen niye aramadın? Ben muhtemelen beni böyle darladığın için aramadım.

Sonra akrabalar. Komşu teyzeler. Babalar. Hatta sitemin kraliçesi anneler. (Anneme not: Bahsi geçen anne sen değilsin, ortalama Türk annesi. Sonra sitem mitem edersin neme lazım. Hehehhe) Hiç uğramıyorsun, hiç aramıyorsun, bilmemkimin çocuğu şunu yapmış, şunu almış, ben kimim ki zaten, öleyim ben öleyim, eee yok mu bi aday, ikinci ne zaman, ne maaş alıyormuş, babası neci, halanı bi ara, taşa oturma….

Ya da evlilikler. Çorabını niye oraya koydun, niye oraya yattın, bir gün yüzü mü gördüm, her iş bende, bi işin ucundan tut, yine mi maç, yine mi dizi, bu yemek niye tuzlu, çocuğun okul taksidini ödedin mi, ne demek istemiyorum bu düğüne gitmek zorundayız…

Şimdi aklı başında hangi insan böyle darlandığı ilişkilerin içinde olmak ister ki? Tabii ki, böyle bir arkadaşı aramak aklına gelmez, tabii ki komşu teyzeyi görmemek için yolunu değiştirir, tabii ki böyle bir evliliğin içinde mutlu olamazsın. Öhömmm evet, biliyorum bu satırları adeta geçen sene İlişkiler dalında Nobel Barış Liyakat madalyasını almış biri olarak yazıyorum. Ama işte, burası benim blogum, kendi fikirlerimi yazabilmem için var ve buraya kadar okumak sizin tercihiniz…

Dün İlber Ortaylı’nın konuk olduğu bir programa rastladım. “Evlenmeyi düşünüyor musunuz?” diye sordu spiker. “Bizim Türk toplumundaki evlilik şekliyle asla düşünmüyorum.” dedi o da. Gerekçe olarak da bizdeki “privacy” anlayışı dedi. Ne bu privacy? Mahremiyet. Özel alan. Karı kocasının, koca da karısının alanına müdahale ediyor, kötüsü bunu hak görüyor. Mecburiyetlerle birbirlerini darlıyorlar. Sitemlerle kalbini yoruyorlar. Ruhunun havalanmasına engel oluyorlar. İşte yani, benim dediğimin laciverti. Bunu da buraya akademik bir bakış açısı ile tezimi destekleyeyim diye koydum. Olmuş mu?

Çok uzattıysam, özetle diyorum ki: Mutlu olmak için insan kendisini “hafif” hissettiren, böyle bulutların üstündeymişçesine havalandıran, kanatlandıran ortamları, durumları, kişileri tercih eder.  Ya da şöyle demeli “tercih etmeli”. Madem bu ülke her gün üzüleceğimiz bir haberle çıkıyor karşımıza, biz de kanatlandıran şeyler yapalım ki akıl sağlığımız yerinde kalsın.

Ha bir de yukarıda sıraladığım sözlerden bir ya da birkaçını siz de kullanıyorsanız….kendinize çeki düzen veriniz ne olur. Bakın hayat ne kadar güzelleşecek. 

 

Not: Ne yani “çocuğun okul taksidini sormayalım mı?” diyen gözlüklü sarışın abla, elbette sorun. Sadece kocanız tam kapıdan içeri girdiğinde, trafikten bunaldığında sormayın. Bir de sorguluyormuşçasına hepsini ard arda sormayın. Peşi sıra eski defterleri açmayın. Sesinizdeki o gergin ve hesap soran tonu da yavaşça yere bırakın. Hah, öyle.

 

 

 

 

Bütün para sorunsalı


Metroda, metrobüste, otobüste, vapurda her yerde bilet geçen İstanbulkart var ya… Geçen yıl kocama bir metroluk ödünç vermiştim benimkini. Geri alıp ilk kez kullandığımda bir baktım ki 100 liraya yakın bir tutarda yükleme var. Hemen Aytuğ’u aradım “vay be bonkör kocama bak” diyeyim diye, hemen “yok be, ne bonkörlüğü yanlışlıkla oldu” diye dürüstçe itiraf ettiydi. Dolum yaptığı makine, para üstü verecek zannediyormuş ama o makineler ne koyarsan onu alıyor, öyle tutar filan giremiyorsun. O da yanında bozuk olmadığı ve üstünü alabileceğini düşündüğü için 100 lira girmiş ve ekranda “100TL yüklemeniz yapıldı” yazısını gördüğünde müdahale için çok geçmiş. Neyse epey gülüp eğlenmiş, ben sonraki birkaç ay boyunca hiç bir yükleme yapmadan mutlu mesut yaşayıp gitmiştim.

Geçenlerde metro-metrobüs bağlantısıyla bir yere gitmem gerekti. Tam gidiş dönüşüme yetecek kadar dolu kartım. Metrobüs girişinde bir kadın ağlaştı…”Hastasına gidiyormuş da parası bitmiş de…” Ben de sevabına diye kartı onun yerine basıverdim. Böylece dönüş için kartı doldurmam gerekti. Elimi cüzdana attım, sadece 100 liralık banknot.

Simitçiye sordum, bozuk yok. Simit alsam? Yok abla. 5 tane alsam? Yok abla.

2. simitçiye sordum. Onda da aynı diyalog.

Halk ekmek büfesi. Cık. Ülen param var, ne ekmek, ne simit alabiliyorum, ne de istediim miktarda kontör yükleyebiliyorum. Tam bir “parayla saadet olmuyor” durumu. Gerçi orada sözü geçen para, bu para değil. Bkz şu aşağıdaki video (tamamını da izleyebilirsiniz ama bahsettiğim kısım2.26 -3.00 arasında. Doğu Demirkol-Güldür Güldür)…

 

En iyisi ATM’den çekeyim, paramla rezil mi olacağım dedim. En az 20 lira seçeneği var. onu seçtim. Ekranda “En az 50 ve katları çekebilirsiniz.” yazdı.

E tamam 50 çekeyim. “İşleminizi yapıyorum yazdı”. Kartı verdi veeee

Ekranda “Teknik bir arızadan dolayı işleminizi gerçekleştiremiyorum.” yazısı.

İlgili makama,

Yukarıdan bakıp bakıp büyük ihtimal çok eğleniyorsunuz. Ama yazıktır ben 
garibe de yahu. Kedinin fare ile oynadığı gibi oynamayınız reca ederim.

Saygılarımla arz ederim.

İşin ilginci bakiyemden 50 lira düşülmüş.

Derin bir nefes aldım. Telefon bankacılığında ona bas buna bas bir türlü insana ulaşamadığım için Yapı Kredi’ye twit attım. (Merak edenler için banka kısa sürede düzeltti durumu)

Ve gidip paşa paşa kartı 100 liralık doldurdum.

Yüzümde kocaman aptal bir gülümseme ile.

Aklımda “sen misin Aytuğ’la dalga geçen” düşünceleri…

Evet yav, parasızık kötü ama olduğunda da harcayamayabiliyorsun işte!

 

Not: Ne olacak ki biz de 100 liralık dolduruyoruz diyen arkadaşlar çıktı, yazdıktan sonra. Evet her gün kullanıyor olsam, ben de 100 liralık doldururdum ama haftada bir bile kullanmıyorum. O yüzden 100 liralık doldurmak benim için ölü yatırım:)

Halam geldi…. O zaman partiiiii


“Halam geldi”, kadın olmanın azıcık geride durmak demek olduğu yörelerde “adet gördüm”, “regl oldum” demenin kriptolu söylenişi!

Bundan birkaç yıl önce “Halam Geldi” filminin afişlerini gördüğümde çocukluğuma doğru bir yolculuk yapmıştım. Filmi seyrettiniz mi bilmiyorum, Kıbrıs’a göç eden doğulu iki ailenin “halası gelse de amca oğluyla evlendirsek” diye gözünün içine baktığı küçük kızlarının hüzünlü hikayesi. Hem de nasıl hüzünlü.

Neyse benim doğduğum, ilkokulu okuduğum, baba memleketim Konya’da da “halan geldi mi?” diye sorar teyzeler. Ben bu soruya ancak lise bire tekabül eden yaşımda “geldi” cevabını verebildim. Tüm arkadaşlarımın halası benimkinden daha önce teşrif ettiği için konuya gayet hakim ve hazırdım. Annem yanımda yoktu ama bir “tokat atma” adeti olduğunu duymuşluğumdan, kendi kendime tokat atıp, ne olacak diye beklemiştim… Sonra da gidip o tarihi hatıra defterimin kenarına not almıştım: “Çok önemli bir gün” notuyla. Öngörüye gel!

İmza üçlemesinde birlikte yol aldığımız Banu Tozluyurt , şu sıralarda 2 diğer harika kadınla Özge Uzun ve Ebru Tuay Üzümcü ile “Kadının Adı Var” diye bir gösteri yapıyor. Kadına, erkeğe eşit uzaklıkta, insana yakın gösteri” diye yola çıkmışlar, insan kimlikleri üzerinden kadına ses olmaya çalışıyorlar. Bir türlü kısmet olmadı gidemedim. Ama hep güzel şeyler okudum, duydum. Geçenlerde Ankara’dalardı ve orada çekilmiş bir klip giriverdi kadrajıma..Ebru Tuay Üzümcü soruyordu:

“Aranızda oğlu olan var mı? Sünnet yapıldı mı? Nasıl kutladınız?” diye. Birkaç anne parmak kaldırıp ballandıra allandıra anlattı. Sonra bomba soru geldi: “Peki kızınız var mı? Regl olduğunda kutladınız mı? O güne ait bir kare resminiz var mı?”

İşte o an içimde bir ampul yandı. 2 tane kızım vardı. Ben o partiyi verecektim arkadaş! O kutlu gün anısına resimlerini de çekecektim, kutlamasını da yapacaktım, davul-zurna da çalacaktım. Sonuçta kadınlık kutlanması gereken bir olaydı…

İçimden bunlar geçti de… Sonra aklıma geldi. Acaba bu partilerin esas kızları bu konuya ne der? Hemen gittim, konuyu büyük kızıma açtım. “Utanırım” dedi. Ne ara bunun “utanılacak bir şey olduğu” kazındı bilinçaltına kuzum? Kim bu dönüşümü sessiz sedasız yaşa, ayıp dedi?

Neyse orta yolu bulduk. Kız arkadaşlarıyla pijama partisi yapacağız! Şimdi gözümüz yollarda, kafamızda parti şapkaları bekliyoruz…

 

Gösteriden kısa kısa klipler için Kadının Adı Var youtube kanalına buyrun. Sizin de kafanızda bambaşka ampuller yakabilir.

Tencere dibin kara…


Bir aklına gelip gelip yazamama hali…

İşte sonunda patlak verdi. Ben lafı bıraya koyayım, okuyan okur.

pi

Bak, derin mana var bu sözde. Temel hatamız bu bence.

Kendimizi yontacağımıza,sürekli başkalarıyla ne yaptıklarıyla, ne yapmadıklarıyla uğraşıyoruz. Kendimizi onlarla, ya da onları bizlerle kıyaslıyoruz.Halbuki, Gandhi’nin yaşamına değindiğim yazıda çocuğa “şeker yeme” öğüdünü verebilmek için önce kendisinin şekeri bıraktığını yazmıştım. Yani “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol”

Günlerdir bir aşağılamalar, bir umutsuzluk, bir ötekileştirmeler havada uçuşuyor. Halbuki takkemizi önümüze koyup düşünme vakti…

Babam her şeye limon sıkar. Baklavaya bile. Ben baklava gibi şerbetli tatlıları sevmem. Limon sıkılmışını hele hiiiç sevmem. Babam, ikram olsun diye bıkmadan bana limon sıkılmış baklava yedirmeye çalışır, hatta ağzıma zorla tıkar. Zorla yediğim bu ikram, hiç hoşuma gitmez.O ise, bu kadar lezzetli bir şeyi sevmediğime bir anlam veremez.

Senin için ikram olan demokratik haklar, ifade özgürlüğü, eşitlik başkaları için limonlu baklava gibi gelebilir. Herkes limonlu baklavayı lezzetli sayacak damak tadına sahip olmayabilir. O zaman niye başkasına zorla limonlu baklava yedirmeye çalışıyorsun? Sen al, ağzını şapırdata şapırdata, keyfini çıkarta çıkarta  kendin ye limonlu baklavayı.

“Ne yani kendi kendime mi demokratik, adil, eşit olayım?”

“Evet”

Şöyle ki…

  • Şimdi Soma’daki işverene “Vay efendim nasıl sigortasız işçi çalıştırırmış?” diye kızıyoruz ya. Eğer evimize temizliğe gelen bir kadın varsa ve biz onu sigortasız çalıştırıyorsak, sizce bizim Soma’daki işverene höykürme hakkımız var mı? Temel olarak biri mikro düzeyde, biri makro düzeyde ikisi de aynı şeyler.
  • “Benim emeğimle kazandığım paradan aldıkları vergileri keyiflerine göre harcıyorlar. Emek hırsızları” diye kızıyoruz ya… Eğer internetten birilerinin emek ve para harcadığı filmleri telif ödemeden servis eden yerlerden seyrediyorsak, korsan kitap okuyor, sertifikasız (kırık) program kullanıyorsak, birilerine “emek hırsızı” deme hakkımız var mı?
  • “Atatürk’ü, milli değerlerimizi ayaklar altına aldılar” diyoruz ya. birilerine koyun derken, onların kutsal saydıklarına saydırırken bizim kutsalımıza laf ettiler deme hakkımız var mı?
  • “Devlet olanaklarını kendi çıkarlarına kullanıyorlar” diyoruz ya, örneğin yol parasından yırtmak için “Şirket arabasıyla gidelim yeaaaaa. Nasılsa şirket ödüyor.” kafasındaysak, devletin malını yiyene laf etme hakkımız var mı?
  • “Anaları nasıl yuhalatırlar? Nasıl ölü bir çocuğun arkasından oh olsun derler?” diye yüreğimize taş oturuyor ya. Terörist sayılan birinin ölüm haberini okuduğumuzda içimizden istemeden de olsa “biri daha gebermiş” diye geçiyorsa, “ama bizimkine gebermiş diyemezsiniz, ayıp.” nasıl diyebiliriz?
  • “Hep eşine dostuna torpil yapmış, belediyeye yandaşlarını doldurmuş” diye söylenirken, işe alımlarda bizim ana kriterimiz beceriler ve yetkinlikler değilse, torpile, kayırmaya kızmaya ne hakkımız var?

Örnekler çoğalır, aklınıza gelirse siz de yazın. Ekleyeyim.

Demem o ki: “Herkes kendi dibini ağartmakla uğraşsa tam süper olacak!”

Kitap: Pi – Azra Kohen Sayfa 700

Müşteri Maymuniyeti


Bu olay başımıza geldiğinde, oracıkta and içmiş sosyal medyada, blogda, kulaktan kulağa kibirlerinden, burnu büyüklüklerinden, müşteriyi hor görmelerinden bahsedip o kafeye ders vermeye karar vermiştim.

Yaptım mı?

Hayır.

Yani bugüne kadar. Ama zaten, olayın üzerinden 1 yılı aşkın zaman geçti. Sinirim söndü, öfkem küllendi.

Üstelik. Üstelik ilahi adalet lafımı bana fena halde yedirdi. “Bir daha adımımı atmam” dediğim o kafede bir kaç ay içinde fotoğraf çekimi yapmak zorunda kaldım. Ama bunu başka yazıda anlatırım.

4 kadın geçen sene Karaköy’de buluşmaya karar verdik. Sorup soruşturup “Karabatak” isimli o popüler kafeye gittik. 4 kişilik bir masada oturup, laflamaya başlamıştık ki…   bir arkadaş daha aradı ve spontane biçimde bize katıldı.

Normal olarak n’aparsınız? Masaya bir sandalye daha ekler, muhabbete kaldığınız yerden devam edersiniz.

Ama öyle olmadı. Garson gelip: “Malesef” dedi, “sandalye koyamıyoruz. Konsepte aykırı”

Espri sanıp, kikirdedik.

Hayır garson ciddiydi.

Biz hala işi şakaya vuruyorduk: “Ne yani 3 kişi şu masaya, 2 kişi diğerine, ayrı ayrı mı oturalım?” dedi aramızdan birisi.

Garson “Evet” dedi.

Hala ciddiydi.

Ne dediysek işe yaramadı.

Ben milli duygulardan girmeye niyetlendim: “Türk değil misiniz yahu siz? Bizde nasıldır, Lahmacuncuda patates kızartması ister gelen ailenin çocuğu. Gider yandaki restorandan bulur, yine mağdur etmez müşterisini. N’olacak? Biz sığarız buraya, sıkışırız 5 kişi.”

“Hayır efendim. Problem sığmak değil. Konsepte aykırı. Sizi içerideki salona alalım, orada 5 kişilik yer var.”

“Ama orası yemek kokuyor.”

“Yapabileceğim bir şey yok. Konsepte aykırı.”

“Yetkili birini görebilir miyiz?”

Yine “konspete aykırı” diyecek diye korktuk. Demedi.

Ama garsonun yerine gelenle de bir yere varamadık.

———————————————————————————————————-

İnsan istiyor ki, “konsept” değil “sen” önemli ol.

Şimdi şöyle demiş olsalardı, biz koşa koşa geçmez miydik?

“Efendim, bir sandalye daha çekeriz tabi. Hiç sorun değil. Ama siz daha geniş bir masada daha rahat edersiniz. Ben taşıyayım eşyalarınızı. Hazır edince sizi çağıralım.”

“Ama orası yemek kokuyor.”

“Hemen havalandırıyoruz. Biz taşıyana kadar, havalanmış da olur.”

———————————————————————————————————

Şimdi ben bunu yazdım diye, oraya gitmekten vaz geçen olur mu?

Sanmıyorum.

Ama benim gitmeyeceğim kesin. Beni “maymun” eden değil, “memnun” eden yerleri tercih ediyorum.

Yani…. o fotoğraf çekimi dışında.

Not: Aslında bu “konsepte aykırı” lafı yıllar önce Moda’da bir otel roof’unda bar taburesinde yemek siparişi vermeye çalışan 2 arkadaşımızla hayatımıza girmişti. Efendim bar taburesinde yemek yemek “konsepte aykırıymış”. Yemek, bar taburesinin 1 metre ötesindeki masalarda yenilebiliyormuş. O zaman, bu olaya epey gülmüş ve fakat kendi başımıza gelebileceğine hiç ihtimal vermemiştik. Pşşşt o 2 arkadaş, bu satırları okuyorsanız şu otelin adını da veriverin de  herkes bilsin, giderlerse sadece masada yemek yiyebileceklerini!

“Toştoşlarına kurban olurum” Kafası


“Boş ver “dedim de, insan duramıyor vallahi.

Şu Özgecan ve sonrasındaki dönemde vuku bulan yirmiye yakın erkek vahşetine baktığımızda…. maalesef bu günahın önemli bir kısmı da KADINLARDA!

Yoo, “o da mini etek giymesinmiş”,o saatte dışarıda ne işi varmış” değil çıkış noktam. Ona cevabı “köpekler, eşekler, kazlar hatta damacanalar da mı mini giymiş?” şeklinde verdiler zaten. Çıkış noktam “kadınların” özellikle de “erkek annelerinin” bu erkek egemen kültür yangınına ellerinde körükle, hatta en önden koşturması!

2 kızım var, sanırım biliyorsunuz. Birincisi elimde, ikincisi karnımda bir tren istasyonunda beklerken, yanıma oturan kadın “Karnındaki ne?” diye sorunca “Bu da kız” demiştim de, acıyarak “Olsun” demişti. Kadınlarda bu “Erkek makbuldür” kafası oldukça, biz daha çoook ah vah ederiz.

Neyse bu iki kızım tiyatro kursuna gidiyor hafta sonları. Kursun facebook sayfasına sınıfın kızlı erkekli toplu resmini koymuş, altına da hepsiyle çoook gururlandıklarına dair çok dokunaklı bir yazı yazmışlar. Hop hemen bir yorum: “Bizim oğlumuz hemen fark ediliyor valla. Allah nazarlardan saklasın “

Hemen altına biri: “En yakışıklı benimki” yazmış. Sonra “abarttım sanırım biraz” diye düşünmüş olmalı, devam etmiş ” Kusura bakmayın çocuklar hepiniz güzelsiniz….ama benimki”

Sonra durur mu bir babaanne (ya da anneanne) yapıştırmış cevabı “En yakışıklı benim torunum. Ama hepinizi seviyorum”

Bir kız annesi de dememiş ki: “Kızım da kızım”

Evet belki İsviçreli bilim adamlarınca yapılmış bir araştırma sonucu yok elimde, ya da Amerika’nın pek prestijli bilmem ne üniversitesinden… Ama işkembeden de atmıyorum, uzun süreli gözlemlerime dayandırıyorum. Bizim anaokulunun sayfasında da görüyorum örneğin; o ışıl ışıl çocuk resimlerinin altına, yazılabilecek binlerce şey varken, erkek çocuk anneleri, (halaları, teyzeleri, anneanneleri, babaanneleri) sadece kendilerininkine odaklanıp “Paşam”lar mı istersiniz “Kurban olurum Yaradana”lar mı? Ya da “Çok canlar yakacak” mı? Uğruna canlar feda edip türlü türlü methiyeler düzüp duruyorlar.

Eyvallah.

Sevmeyin demiyorum erkek evlatlarınızı, torunlarınızı.

Sevin tabi. Hem de doya doya. Zaten “sevgisiz” büyümesi çok tehlikeli.

Ama “TAPMAYI”  da bırakın arkadaş yahu…

———————————————————————————————————-

Bu “erkek vahşeti”ni kadınların körüklediğine dair tezlerim burada bitti sanmayın. Şu da var: “Hemcinsime ‘yollu’ der, anasına etmediğim küfrü bırakmam. Sonra da kadına saygı beklerim” kafası

Eserse onu da yazarım.

Hazır mısınız?


Ölü toprağı atılmış gibi belki üstünüze.

Karar alıp alıp, bir türlü adım atmadıklarınız var.

new_years_resolution_list

Halbuki yeni bir yıl. Yepyeni filizler verme zamanı.

Şu aşağıdaki Meksika atasözünü duymuş muydunuz?

Ben yeni duydum. Paylaşmak istedim.

meksika atasözü

E ne duruyorsunuz? Yeter toprağın altında kaldığınız.

Yeşerin gari.