Mutluyum, Mutlusun, Mutlu…


Son zamanlarda mutlu olmak için sebep bulmakta zorlanıyor musunuz? Çoğumuz aynı durumdayız, görüyorum. Şöyle bir sosyal medyaya girdiğimde mesela, şişip çıkıyorum. Herkes birilerine sayıp sövmekle meşgul. Halbuki küçük, küçücük de olsa mutlu anlarımız olmuyor mu gün içerisinde? Biz sayıp sövdüğümüz şeyi o kadar gündemimizin merkezine yerleştiriyoruz ki, ona bakmaktan o küçük mutlulukların farkına varmıyoruz.

Çok sevdiğim bir hikaye var, belki önceden anlattım. Bir adam, elinde hortum rengarenk çiçeklerle dolu bahçesini suluyormuş. İşte tam o anda duvarın dibindeki ayrık otlarını fark etmiş. O yöne doğru yürüyüp, “Bu ayrık otları da nereden çıktı? güzelim bahçemi mahvetmişler.” diye söylenmeye başlamış. Maalesef o sırada, elindeki hortumdan su akmaya devam ettiği için güzelim çiçekler yerine ayrık otlarını sulamış. Ayrık otları sulandıkça kuvvetlenmiş, gelişmiş daha da büyümüşler.Yani adam hiç istemediği halde, ayrık otlarını büyütmüş.

Hayatta biz de böyle yapıyoruz. Yüzümüzü hiiiç istemediğimiz olaylara dönüp, onları beslemeye devam ediyoruz.

Toplanın hele, yazının bunan sonrasında –şimdilik sadece kadınlara- bir müjdem var. Hayattaki o küçük mutlu anların farkına varmanızı, başkalarıyla paylaşmanızı, hatta kaydını tutmanızı sağlayacak bir oluşumdan bahsedeceğim: facebookta kapalı bir grup olan Mutlu ANlar Defteri‘nden…

Mutlu ANlar Defteri’nin kurucusu ve fikir annesi Aydan Ermiş. Aydan nefes çalışmaları ve kahkaha yogası yaptırıyor. Danışanlarına ödev olarak başlattığı bu oluşum, bir süredir zaten devam ediyor. Bu ay itibariyle 14.490 mutlu AN ve 560 fidana ulaşılmış durumda…

Efendim efendim? “Mutlu AN” diyorduk, hadi onu anladım fidan nerden çıktı?

İşleyişi anlatayım, nerden çıktı anlayacaksınız.

Bu gruba dahil omanın şartı  fidan bağışı yapmak! Ay başında 30 TL’lik 3 fidan bağışınızı yapıyorsunuz ve 1 ay için gruba dahil ediliyorsunuz. O gün ilk mutlu anı yakalayan kişi, en tepeye tarihi atıyor ve hoop 1 numaralı mutlu anını yazıyor.

Örneğin bugün ben sabah erkenden kendilğimden uykumu almış şekilde uyandım, aaa bir baktım kızım benden önce kalkmış, okul kıyafetlerini giymiş, kahvaltısını hazırlamış. Ne yapıyorum?

  • Post kısmına 24.11.2016 diye tarih atıyorum…
  • Yorum kısmına ise “1- Bugün kızım benden önce kalkmış, hazırlanmış. Üstüne bir de öpücük verdi. Gün telaşesiz ve süpersonik başladı.”  gibi artık bu durumla ilgili ben mutlu eden her neyse onu yazıyorum.
  • Benden sonra yazacaklar da kendi 1’lerinden başlıyorlar.
  • Ben gün içerisinde her “mutlu an” yakaladığımda, kaldığım sayıdan devam ediyorum.

2- Belediyede sıra beklerken ve daha bana gelmesine 46 kişi varken, yanımdaki kadın “arkadaşım gitmek zorunda kaldı. sıra numarasını size verebilirim” diyerek, 1 sonraki numarayı uzattı. ballı mıyım neyim?

3- ne yemek yapsam diye düşünürken, annem arayıp akşam yemeğe çağırdı.

…. gibi devam ediyorum.

  • Bu arada diğer üyelerin mutlu anlarına da şahitlik ediyor, onları beğenerek destek verebiliyorum.

Bu grubun bir güzel yanı daha var.

Her ayın 3 Pazar’ı katılabilenler toplaşıyorlar, gruptan biri uzmanı olduğu konuda bilgi veriyor. Benim katıldıklarımda örneğin, homeopati konusunda bilgilenmiş, TSM korosundaki bir üyenin yönetiminde şarkı söylemiş ve evdeki atık malzemeleri gübreye dönüştürüp, çöp üretimimizi azaltacak soğuk kompost nasıl yapılır öğrenmiştim.

Son aylarda “mutlu AN” yakalama konusunda pek tembelim. Ancak sırf düzenli fidan bağışı yapabilmek için grupta kalıyorum desem, inanır mısınız?

Şu da son toplantının videosu. Konu “rüyalar”, anlatan Servet Derya Değerli idi…

Mutlu ANlar Defterinin mutlu kadınları bugün Kasım ayı toplantısında buluştu 😊 Yaşadığımız her ANın içindeki mutluluğun farkına varıp altını çizerek yürüdüğümüz yolda 14.490 mutlu AN ve 560 fidanla ve de her ay büyüyerek devam ediyoruz 🙏🏻💜🍀 Bu ayki toplantımıza sevgili arkadaşım Servet Derya Değerli @deryadgrli #rüyanıgerçekleştir çalışmasıyla misafir oldu ve bizlere #rüyalarkılavuzister diyerek rüyalarımızın kapılarını araladı 🙏🏻💕🌸 Sen de Mutlu ANlarını çoğaltmak için bir adım atmak ister misin? #wwwaydanermis #atölyekendimeyürüyorum #mutluANlardefteri #happymomentsbooks #mutluluk #mutluAN #happymoment #ağaç #fidan #sengülersendünyagüler

A video posted by Aydan Ermiş (@aydanermis) on

İşte böyleyken böyle.

Anlattıklarım içinizi ısıttıysa, Aralık ayı için gruptan bi’ kafanızı uzatın derim. Daha detaylı bilgi için Aydan ile temasa geçebilirsiniz.

 

 

 

 

 

Ottoloyo Dünyalı! Biz Dostuzzz, OttoDON’dan geliyoruzzzz


9 Mayıs 2013’te “Bir varmıııış bir yokmuş, küçüüüük bir gezegende yaşayan Otto’lar varmış!” başlıklı yazımda “biz bir çocuk kitabı serisinin ilk kitabını yazdık. bastırmak için bize bir yöntem” diye yardım istemişim…

İşte o serinin ilk kitabı “Ottoloyo: Truva Atı Doludizgin” basıldı.

Burada acaba “hayallerinizin peşinden gidin, vazgeçmeyin filan tarzı konuşma yapsam mı? Sess Sessss Deneme Ses ki üç….. Neyse ya boşver. Kocaman insanlarsınız. Pes etmemek gerektiğini benden mi öğreneceksiniz?

Otto’lar geçen ay Yitik Ülke Yayınları‘ndan çocuklara merhaba dedi… Ya da “Ottoloyo” dedi. Çünkü “Ottoloyo” OttoDONca “merhaba” demek.

İlk kitap Marmara bölgesinde geçiyor, 4 çocuk ile 4 Otto’nun, ipuçlarını takip ederek OttoDON’un lideri Uluotto’yu bulma macerasını anlatıyor. Bizim Kafadarlar Çanakkale, Edirne, Bursa ve Balıkesir’in altını üstüne getiriyorlar!

 

Bizi izlemeye devam edinizzzzz….

web sitesi      facebook      Instagram    twitter

Aaaa bu arada Tüyap Kitap Fuarında da varız. İşte “imza günlerimiz”

ImzaGunleri.png

 

Sitemle kalp yormak ya da yormamak. İşte bütün mesele bu.


Geçen balkona oturdum, bir kadeh de rakı (burayı blurladım, sıkıntı yok), youtube’dan müzikler açıp dinliyor, manzarayı seyrediyorum. Keyfimin yerinde olduğunu gören mavişim de yanıma geldi. Fonda o anda Sezen çalıyor:

“Seni pamuklara sarmalar sararım

Ne bedel isterim ne hesap sorarım.

Ne sitemle güzel kalbini yorarım.”

Dedi ki: “Bak ya, ne güzel söyledi. Sen de böylesin işte. İnsanın kalbini yormuyorsun. Ruhunu darlamıyorsun. Senin yanında olmak güzel bir şey.”

Şimdi, birisine edilebilecek en güzel laf bu bence, orası ayrı. Bu konuda iyi olduğum söylenebilir, ama komple öyle miyim, o da tartışılır. Ama sözde de derin mana var, bu gözen kaçmamalı:

Mutlu ilişkiler açısından “karşındakini darlamamak” çok önemli. Ayağında zincirler varmış gibi hissettirmemek önemli. Göğüs kafesini bir mengene ile sıkıyormuş gibi nefessiz bırakmamak önemli.

FLYING-FREE

Başıma gelmedi demeyin, uzun zamandır görmediğiniz arkadaşınızla karşılaşırsınız, ilk sözü: “Hayırsız hiç aramıyorsun.” Yav, uzun zamandır görüşmemişiz ve bana söyleyebileceğin sadece bu mu? Görüşmememizdeki suçu bana yıkıp, ortada güzel, sevinilesi bir duygu bırakmamak. Üstelik sen niye aramadın? Ben muhtemelen beni böyle darladığın için aramadım.

Sonra akrabalar. Komşu teyzeler. Babalar. Hatta sitemin kraliçesi anneler. (Anneme not: Bahsi geçen anne sen değilsin, ortalama Türk annesi. Sonra sitem mitem edersin neme lazım. Hehehhe) Hiç uğramıyorsun, hiç aramıyorsun, bilmemkimin çocuğu şunu yapmış, şunu almış, ben kimim ki zaten, öleyim ben öleyim, eee yok mu bi aday, ikinci ne zaman, ne maaş alıyormuş, babası neci, halanı bi ara, taşa oturma….

Ya da evlilikler. Çorabını niye oraya koydun, niye oraya yattın, bir gün yüzü mü gördüm, her iş bende, bi işin ucundan tut, yine mi maç, yine mi dizi, bu yemek niye tuzlu, çocuğun okul taksidini ödedin mi, ne demek istemiyorum bu düğüne gitmek zorundayız…

Şimdi aklı başında hangi insan böyle darlandığı ilişkilerin içinde olmak ister ki? Tabii ki, böyle bir arkadaşı aramak aklına gelmez, tabii ki komşu teyzeyi görmemek için yolunu değiştirir, tabii ki böyle bir evliliğin içinde mutlu olamazsın. Öhömmm evet, biliyorum bu satırları adeta geçen sene İlişkiler dalında Nobel Barış Liyakat madalyasını almış biri olarak yazıyorum. Ama işte, burası benim blogum, kendi fikirlerimi yazabilmem için var ve buraya kadar okumak sizin tercihiniz…

Dün İlber Ortaylı’nın konuk olduğu bir programa rastladım. “Evlenmeyi düşünüyor musunuz?” diye sordu spiker. “Bizim Türk toplumundaki evlilik şekliyle asla düşünmüyorum.” dedi o da. Gerekçe olarak da bizdeki “privacy” anlayışı dedi. Ne bu privacy? Mahremiyet. Özel alan. Karı kocasının, koca da karısının alanına müdahale ediyor, kötüsü bunu hak görüyor. Mecburiyetlerle birbirlerini darlıyorlar. Sitemlerle kalbini yoruyorlar. Ruhunun havalanmasına engel oluyorlar. İşte yani, benim dediğimin laciverti. Bunu da buraya akademik bir bakış açısı ile tezimi destekleyeyim diye koydum. Olmuş mu?

Çok uzattıysam, özetle diyorum ki: Mutlu olmak için insan kendisini “hafif” hissettiren, böyle bulutların üstündeymişçesine havalandıran, kanatlandıran ortamları, durumları, kişileri tercih eder.  Ya da şöyle demeli “tercih etmeli”. Madem bu ülke her gün üzüleceğimiz bir haberle çıkıyor karşımıza, biz de kanatlandıran şeyler yapalım ki akıl sağlığımız yerinde kalsın.

Ha bir de yukarıda sıraladığım sözlerden bir ya da birkaçını siz de kullanıyorsanız….kendinize çeki düzen veriniz ne olur. Bakın hayat ne kadar güzelleşecek. 

 

Not: Ne yani “çocuğun okul taksidini sormayalım mı?” diyen gözlüklü sarışın abla, elbette sorun. Sadece kocanız tam kapıdan içeri girdiğinde, trafikten bunaldığında sormayın. Bir de sorguluyormuşçasına hepsini ard arda sormayın. Peşi sıra eski defterleri açmayın. Sesinizdeki o gergin ve hesap soran tonu da yavaşça yere bırakın. Hah, öyle.

 

 

 

 

Bütün para sorunsalı


Metroda, metrobüste, otobüste, vapurda her yerde bilet geçen İstanbulkart var ya… Geçen yıl kocama bir metroluk ödünç vermiştim benimkini. Geri alıp ilk kez kullandığımda bir baktım ki 100 liraya yakın bir tutarda yükleme var. Hemen Aytuğ’u aradım “vay be bonkör kocama bak” diyeyim diye, hemen “yok be, ne bonkörlüğü yanlışlıkla oldu” diye dürüstçe itiraf ettiydi. Dolum yaptığı makine, para üstü verecek zannediyormuş ama o makineler ne koyarsan onu alıyor, öyle tutar filan giremiyorsun. O da yanında bozuk olmadığı ve üstünü alabileceğini düşündüğü için 100 lira girmiş ve ekranda “100TL yüklemeniz yapıldı” yazısını gördüğünde müdahale için çok geçmiş. Neyse epey gülüp eğlenmiş, ben sonraki birkaç ay boyunca hiç bir yükleme yapmadan mutlu mesut yaşayıp gitmiştim.

Geçenlerde metro-metrobüs bağlantısıyla bir yere gitmem gerekti. Tam gidiş dönüşüme yetecek kadar dolu kartım. Metrobüs girişinde bir kadın ağlaştı…”Hastasına gidiyormuş da parası bitmiş de…” Ben de sevabına diye kartı onun yerine basıverdim. Böylece dönüş için kartı doldurmam gerekti. Elimi cüzdana attım, sadece 100 liralık banknot.

Simitçiye sordum, bozuk yok. Simit alsam? Yok abla. 5 tane alsam? Yok abla.

2. simitçiye sordum. Onda da aynı diyalog.

Halk ekmek büfesi. Cık. Ülen param var, ne ekmek, ne simit alabiliyorum, ne de istediim miktarda kontör yükleyebiliyorum. Tam bir “parayla saadet olmuyor” durumu. Gerçi orada sözü geçen para, bu para değil. Bkz şu aşağıdaki video (tamamını da izleyebilirsiniz ama bahsettiğim kısım2.26 -3.00 arasında. Doğu Demirkol-Güldür Güldür)…

 

En iyisi ATM’den çekeyim, paramla rezil mi olacağım dedim. En az 20 lira seçeneği var. onu seçtim. Ekranda “En az 50 ve katları çekebilirsiniz.” yazdı.

E tamam 50 çekeyim. “İşleminizi yapıyorum yazdı”. Kartı verdi veeee

Ekranda “Teknik bir arızadan dolayı işleminizi gerçekleştiremiyorum.” yazısı.

İlgili makama,

Yukarıdan bakıp bakıp büyük ihtimal çok eğleniyorsunuz. Ama yazıktır ben 
garibe de yahu. Kedinin fare ile oynadığı gibi oynamayınız reca ederim.

Saygılarımla arz ederim.

İşin ilginci bakiyemden 50 lira düşülmüş.

Derin bir nefes aldım. Telefon bankacılığında ona bas buna bas bir türlü insana ulaşamadığım için Yapı Kredi’ye twit attım. (Merak edenler için banka kısa sürede düzeltti durumu)

Ve gidip paşa paşa kartı 100 liralık doldurdum.

Yüzümde kocaman aptal bir gülümseme ile.

Aklımda “sen misin Aytuğ’la dalga geçen” düşünceleri…

Evet yav, parasızık kötü ama olduğunda da harcayamayabiliyorsun işte!

 

Not: Ne olacak ki biz de 100 liralık dolduruyoruz diyen arkadaşlar çıktı, yazdıktan sonra. Evet her gün kullanıyor olsam, ben de 100 liralık doldururdum ama haftada bir bile kullanmıyorum. O yüzden 100 liralık doldurmak benim için ölü yatırım:)

Halam geldi…. O zaman partiiiii


“Halam geldi”, kadın olmanın azıcık geride durmak demek olduğu yörelerde “adet gördüm”, “regl oldum” demenin kriptolu söylenişi!

Bundan birkaç yıl önce “Halam Geldi” filminin afişlerini gördüğümde çocukluğuma doğru bir yolculuk yapmıştım. Filmi seyrettiniz mi bilmiyorum, Kıbrıs’a göç eden doğulu iki ailenin “halası gelse de amca oğluyla evlendirsek” diye gözünün içine baktığı küçük kızlarının hüzünlü hikayesi. Hem de nasıl hüzünlü.

Neyse benim doğduğum, ilkokulu okuduğum, baba memleketim Konya’da da “halan geldi mi?” diye sorar teyzeler. Ben bu soruya ancak lise bire tekabül eden yaşımda “geldi” cevabını verebildim. Tüm arkadaşlarımın halası benimkinden daha önce teşrif ettiği için konuya gayet hakim ve hazırdım. Annem yanımda yoktu ama bir “tokat atma” adeti olduğunu duymuşluğumdan, kendi kendime tokat atıp, ne olacak diye beklemiştim… Sonra da gidip o tarihi hatıra defterimin kenarına not almıştım: “Çok önemli bir gün” notuyla. Öngörüye gel!

İmza üçlemesinde birlikte yol aldığımız Banu Tozluyurt , şu sıralarda 2 diğer harika kadınla Özge Uzun ve Ebru Tuay Üzümcü ile “Kadının Adı Var” diye bir gösteri yapıyor. Kadına, erkeğe eşit uzaklıkta, insana yakın gösteri” diye yola çıkmışlar, insan kimlikleri üzerinden kadına ses olmaya çalışıyorlar. Bir türlü kısmet olmadı gidemedim. Ama hep güzel şeyler okudum, duydum. Geçenlerde Ankara’dalardı ve orada çekilmiş bir klip giriverdi kadrajıma..Ebru Tuay Üzümcü soruyordu:

“Aranızda oğlu olan var mı? Sünnet yapıldı mı? Nasıl kutladınız?” diye. Birkaç anne parmak kaldırıp ballandıra allandıra anlattı. Sonra bomba soru geldi: “Peki kızınız var mı? Regl olduğunda kutladınız mı? O güne ait bir kare resminiz var mı?”

İşte o an içimde bir ampul yandı. 2 tane kızım vardı. Ben o partiyi verecektim arkadaş! O kutlu gün anısına resimlerini de çekecektim, kutlamasını da yapacaktım, davul-zurna da çalacaktım. Sonuçta kadınlık kutlanması gereken bir olaydı…

İçimden bunlar geçti de… Sonra aklıma geldi. Acaba bu partilerin esas kızları bu konuya ne der? Hemen gittim, konuyu büyük kızıma açtım. “Utanırım” dedi. Ne ara bunun “utanılacak bir şey olduğu” kazındı bilinçaltına kuzum? Kim bu dönüşümü sessiz sedasız yaşa, ayıp dedi?

Neyse orta yolu bulduk. Kız arkadaşlarıyla pijama partisi yapacağız! Şimdi gözümüz yollarda, kafamızda parti şapkaları bekliyoruz…

 

Gösteriden kısa kısa klipler için Kadının Adı Var youtube kanalına buyrun. Sizin de kafanızda bambaşka ampuller yakabilir.

Tencere dibin kara…


Bir aklına gelip gelip yazamama hali…

İşte sonunda patlak verdi. Ben lafı bıraya koyayım, okuyan okur.

pi

Bak, derin mana var bu sözde. Temel hatamız bu bence.

Kendimizi yontacağımıza,sürekli başkalarıyla ne yaptıklarıyla, ne yapmadıklarıyla uğraşıyoruz. Kendimizi onlarla, ya da onları bizlerle kıyaslıyoruz.Halbuki, Gandhi’nin yaşamına değindiğim yazıda çocuğa “şeker yeme” öğüdünü verebilmek için önce kendisinin şekeri bıraktığını yazmıştım. Yani “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol”

Günlerdir bir aşağılamalar, bir umutsuzluk, bir ötekileştirmeler havada uçuşuyor. Halbuki takkemizi önümüze koyup düşünme vakti…

Babam her şeye limon sıkar. Baklavaya bile. Ben baklava gibi şerbetli tatlıları sevmem. Limon sıkılmışını hele hiiiç sevmem. Babam, ikram olsun diye bıkmadan bana limon sıkılmış baklava yedirmeye çalışır, hatta ağzıma zorla tıkar. Zorla yediğim bu ikram, hiç hoşuma gitmez.O ise, bu kadar lezzetli bir şeyi sevmediğime bir anlam veremez.

Senin için ikram olan demokratik haklar, ifade özgürlüğü, eşitlik başkaları için limonlu baklava gibi gelebilir. Herkes limonlu baklavayı lezzetli sayacak damak tadına sahip olmayabilir. O zaman niye başkasına zorla limonlu baklava yedirmeye çalışıyorsun? Sen al, ağzını şapırdata şapırdata, keyfini çıkarta çıkarta  kendin ye limonlu baklavayı.

“Ne yani kendi kendime mi demokratik, adil, eşit olayım?”

“Evet”

Şöyle ki…

  • Şimdi Soma’daki işverene “Vay efendim nasıl sigortasız işçi çalıştırırmış?” diye kızıyoruz ya. Eğer evimize temizliğe gelen bir kadın varsa ve biz onu sigortasız çalıştırıyorsak, sizce bizim Soma’daki işverene höykürme hakkımız var mı? Temel olarak biri mikro düzeyde, biri makro düzeyde ikisi de aynı şeyler.
  • “Benim emeğimle kazandığım paradan aldıkları vergileri keyiflerine göre harcıyorlar. Emek hırsızları” diye kızıyoruz ya… Eğer internetten birilerinin emek ve para harcadığı filmleri telif ödemeden servis eden yerlerden seyrediyorsak, korsan kitap okuyor, sertifikasız (kırık) program kullanıyorsak, birilerine “emek hırsızı” deme hakkımız var mı?
  • “Atatürk’ü, milli değerlerimizi ayaklar altına aldılar” diyoruz ya. birilerine koyun derken, onların kutsal saydıklarına saydırırken bizim kutsalımıza laf ettiler deme hakkımız var mı?
  • “Devlet olanaklarını kendi çıkarlarına kullanıyorlar” diyoruz ya, örneğin yol parasından yırtmak için “Şirket arabasıyla gidelim yeaaaaa. Nasılsa şirket ödüyor.” kafasındaysak, devletin malını yiyene laf etme hakkımız var mı?
  • “Anaları nasıl yuhalatırlar? Nasıl ölü bir çocuğun arkasından oh olsun derler?” diye yüreğimize taş oturuyor ya. Terörist sayılan birinin ölüm haberini okuduğumuzda içimizden istemeden de olsa “biri daha gebermiş” diye geçiyorsa, “ama bizimkine gebermiş diyemezsiniz, ayıp.” nasıl diyebiliriz?
  • “Hep eşine dostuna torpil yapmış, belediyeye yandaşlarını doldurmuş” diye söylenirken, işe alımlarda bizim ana kriterimiz beceriler ve yetkinlikler değilse, torpile, kayırmaya kızmaya ne hakkımız var?

Örnekler çoğalır, aklınıza gelirse siz de yazın. Ekleyeyim.

Demem o ki: “Herkes kendi dibini ağartmakla uğraşsa tam süper olacak!”

Kitap: Pi – Azra Kohen Sayfa 700

Müşteri Maymuniyeti


Bu olay başımıza geldiğinde, oracıkta and içmiş sosyal medyada, blogda, kulaktan kulağa kibirlerinden, burnu büyüklüklerinden, müşteriyi hor görmelerinden bahsedip o kafeye ders vermeye karar vermiştim.

Yaptım mı?

Hayır.

Yani bugüne kadar. Ama zaten, olayın üzerinden 1 yılı aşkın zaman geçti. Sinirim söndü, öfkem küllendi.

Üstelik. Üstelik ilahi adalet lafımı bana fena halde yedirdi. “Bir daha adımımı atmam” dediğim o kafede bir kaç ay içinde fotoğraf çekimi yapmak zorunda kaldım. Ama bunu başka yazıda anlatırım.

4 kadın geçen sene Karaköy’de buluşmaya karar verdik. Sorup soruşturup “Karabatak” isimli o popüler kafeye gittik. 4 kişilik bir masada oturup, laflamaya başlamıştık ki…   bir arkadaş daha aradı ve spontane biçimde bize katıldı.

Normal olarak n’aparsınız? Masaya bir sandalye daha ekler, muhabbete kaldığınız yerden devam edersiniz.

Ama öyle olmadı. Garson gelip: “Malesef” dedi, “sandalye koyamıyoruz. Konsepte aykırı”

Espri sanıp, kikirdedik.

Hayır garson ciddiydi.

Biz hala işi şakaya vuruyorduk: “Ne yani 3 kişi şu masaya, 2 kişi diğerine, ayrı ayrı mı oturalım?” dedi aramızdan birisi.

Garson “Evet” dedi.

Hala ciddiydi.

Ne dediysek işe yaramadı.

Ben milli duygulardan girmeye niyetlendim: “Türk değil misiniz yahu siz? Bizde nasıldır, Lahmacuncuda patates kızartması ister gelen ailenin çocuğu. Gider yandaki restorandan bulur, yine mağdur etmez müşterisini. N’olacak? Biz sığarız buraya, sıkışırız 5 kişi.”

“Hayır efendim. Problem sığmak değil. Konsepte aykırı. Sizi içerideki salona alalım, orada 5 kişilik yer var.”

“Ama orası yemek kokuyor.”

“Yapabileceğim bir şey yok. Konsepte aykırı.”

“Yetkili birini görebilir miyiz?”

Yine “konspete aykırı” diyecek diye korktuk. Demedi.

Ama garsonun yerine gelenle de bir yere varamadık.

———————————————————————————————————-

İnsan istiyor ki, “konsept” değil “sen” önemli ol.

Şimdi şöyle demiş olsalardı, biz koşa koşa geçmez miydik?

“Efendim, bir sandalye daha çekeriz tabi. Hiç sorun değil. Ama siz daha geniş bir masada daha rahat edersiniz. Ben taşıyayım eşyalarınızı. Hazır edince sizi çağıralım.”

“Ama orası yemek kokuyor.”

“Hemen havalandırıyoruz. Biz taşıyana kadar, havalanmış da olur.”

———————————————————————————————————

Şimdi ben bunu yazdım diye, oraya gitmekten vaz geçen olur mu?

Sanmıyorum.

Ama benim gitmeyeceğim kesin. Beni “maymun” eden değil, “memnun” eden yerleri tercih ediyorum.

Yani…. o fotoğraf çekimi dışında.

Not: Aslında bu “konsepte aykırı” lafı yıllar önce Moda’da bir otel roof’unda bar taburesinde yemek siparişi vermeye çalışan 2 arkadaşımızla hayatımıza girmişti. Efendim bar taburesinde yemek yemek “konsepte aykırıymış”. Yemek, bar taburesinin 1 metre ötesindeki masalarda yenilebiliyormuş. O zaman, bu olaya epey gülmüş ve fakat kendi başımıza gelebileceğine hiç ihtimal vermemiştik. Pşşşt o 2 arkadaş, bu satırları okuyorsanız şu otelin adını da veriverin de  herkes bilsin, giderlerse sadece masada yemek yiyebileceklerini!