Bu Fenerbahçe de defansı pek bozdu şekerim. Biraz daha kısır?


Erkek muhabbetleri genelde ne üzerine olur? Araba, futbol ve çapkınlık… Şimdi kocamla çapkınlık üzerine sohbet edemeyeceğime göre geriye iki başlık kalıyor.

Arabadan başlayalım:

Ben küçükken bizim sarı bir vosvosumuz vardı. Çok severdim. Uzun yola çıktığımızda – ki o zamanlar duble yollarımız yok, gidiş geliş tek yol üzerinde- ne zaman karşıdan gelen bir başka vosvos olsa karşılıklı selektör yapılır ve korna çalınıp selam verilirdi. Sanırım vosvoslar arasında halen de yapılıyor. Bu ritüeli çok severdim, çocuk ruhum tarif edilemez bir coşkuyla dolardı. Geçen gün yolda gidiyoruz, bu çocuk coşkumu hatırladım. Ne yani vosvosta oluyorsa, neden diğer arabalarda olmasın? Kocama dedim ki “Aaa bak bizim arabadan. Hadi sen korna çal, ben de el sallayayım. Yeni bir akım başlatalım.”

“Esra” dedi “O arabanın sadece rengi bizimkiyle aynı. Bırak modeli, markası bile farklı!”

Velhasıl arabadan bu kadar anlıyorum, sohbetim kısır kalır. (off olsa da yesek)

Scan

sarı vosvosumuzda ben ve kardeşim

 

Gelelim futbola.

Futboldan en çakozladığım dönem, bundan 15 yıl kadar önceydi. İş yerinde bizim bölümde 3 Fenerbahçeli erkek, 1 -güya- Fenerbahçeli kızdık. Saçlarım kısacık olduğu için bana Esat diyorlar ve paso futbol muhabbetlerine katıyorlardı. Fenerbahçenin ilk 11’ini ve sahada yerlerini gösteren bir çizelge yapıp masama asmışlardı. Sıksık da beni imtihan ediyorlardı. Sonra ekip dağılınca olan benim futbol kültürüme oldu. Örneğin şimdi sor, tek bir isim bilse söyleyemem Fenerbahçe’den.  Haaa bak ofsayt nedir biliyorum, o ayrı.

Bu sabah kahvaltıda babam ve Aytuğ futbol sohbeti yapıyorlar. Yeni teknik direktörlerden, takımların durumundan filan bahsediyorlar… Teknik direktör deyince, Dünya kupasında Türkiye’nin üçüncü olduğu yıl ismini bolca duyduğum Şenol Güneş geldi aklıma. Ağzıma bir parça simit atarken, kendimden emin:

“Şenol Hoca” dedim “yine şeyin başında mı?”

Ki neyin başında olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

“Evet” dedi Aytuğ “Beşiktaş’ta devam”. Sonra detaylara girdi. Şenol Güneş geldiğinde, önceki teknik direktörün gönderilişi pek şık olmamış filan… Oooooo. Baya baya futbol konuşuyorum. Yani konuşturuyorum…

Çıt çıkarmadan lafını bitirmesini bekledim, bitirince “İyi hoca bence o. Adama laf ediyorlar ama bak Türkiye’ye en iyi derecesini aldırdı Beşiktaş’ı şampiyon yaptı. Bence bu sene de şampiyon olabilir Beşiktaş. Takım da iyi.” dedim, sustum.

Aytuğ  kaptı benim ortayı, çalım ata ata kaleye doğru ilerlemeye başladı: “Yok ya. Bence yapmazlar bu sene. O işler başka…”

Bence daha anlatmaya devam ederdi uzun uzun.

Ama işte göz göze geliverdik ve beni gülümserken gördü. Sahtekar sahtekar gülümserken.

Böylece futbol muhabbeti yapamayacağımız da tescillenmiş oldu.

Amaaaan derdime bak benim de!

Ortak sohbet konusu nasıl olsa bulunur. Asıl önemli olan yanında huzur içinde susabileceğin birisini bulmak!

 

 

 

İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla mı saldırsak?


90’lı yılların sonunda 10 yaşlarında Selimcan diye çok bilmiş bir çocuk vardı. Ali Kırca enkırmenlik yaparken, o da çıkıp gündemi değerlendirir, benim bile anlamadığım terimlerle her konudan fikir beyan ederdi.  Hatta ayrı bir program bile yaptırdılar sanırım ona. Bir gün bunun  programına aynı yaşlarda diye arabeskçi Küçük Onur katılmıştı. Aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

S: Hangi bestekarları beğeniyorsun?

KO: Cemal Reşit Reis.

S: Efendim efendim? Cemal Reşit Rey olmasın o?

Bravo, 10 yaşlarındasın ve Cemal Reşit Rey’i biliyorsun.

Bir çocuğun, yakaladığı yanlışa kikirdemesi rastlanan bir durum.  Ama üstten bakarak, “efendim efendim” demesi bana çok itici gelmişti.

Gerçi yine burada bir parantez açacağım. Kardeşim doğduğunda, Konya’nın bir kazasında yaşıyorduk. Annem çalıştığı için, bize bir bakıcı bulması gerekiyordu. Köy yerinde öyle bakıcı bulmak, üstelik de 70’li yılların sonunda hiç kolay değildi. Annemin zor zahmet bulduğu bakıcı, köylü olması münasebetiyle şiveli konuşuyordu. 5 yaşındaki bilmiş bendeniz, geç kadının karşısına: “N’örün?” değil “Ne yapıyorsun?” “Yin mi?” değil “yer misin?” diye düzelt kadını. E kadın da haklı olarak anneme “Ya ben, ya o” demiş. Böylece ben de tıpış tıpış babaannemle dedemin yanına gitmek zorunda kalmıştım. Yani Selimcan’ı gıcık bulmaya hakkı olan en son kişi benim!

Neyse  işte bu yaşımda da gıcık olmayı göze alıp bilmiş bilmiş hikayeler anlatmaya devam edeceğim. Hayal edin, taktım papyonumu Selimcan gibi, anlatıyorum. Arada size de sorular soracağım, yanlış cevap vermeyin, basarım“efendim efendim”i ha!

Mevlana’nın şu dizelerini bilirsiniz. (bilirsiniz di mi? bilmiyor musunuz? efendim efendim?):

Kardeşim.
Sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun. Diken düşünürsün, dikenlik olursun.

Bu sözü pek sever, yaşam felsefem olarak hep “gül” düşünmeye çalışırım.

Takip ettiğim bir seminerde, “olumlu düşünme” ile ilgili şu hikayeyi anlattılar, “hmmmm, güselllll” dedim. Paylaşmasam olmaz!

which wolf are you gonna feed ile ilgili görsel sonucu

Hikaye bir Kızılderili hikayesi.

Torunu yaşlı Kızılderili’ye sormuş: “Herkesin içinde iki kurt varmış. Doğru mu?”. Yaşlı Kızılderili “Doğru” diye cevap vermiş ve devam etmiş: “Kurtlardan bir tanesi bütün kötü sıfatları üzerinde toplamış bir kurt;  kızgın, kıskanç, kaprisli, kendini beğenmiş, yalancı, şüpheci. Diğeriyse iyi bir kurt. Minnet ve sevgi dolu, neşeli, temiz kalpli, yardımsever, huzurlu, şefkatli.”

“Peki aralarında bir savaş olduğu da doğru mu?” diye merak etmiş torun.

Yaşlı Kızılderili evet anlamında başını sallamış.

Torun hafifçe endişeli sormuş “Hangisi kazanacak?”

Cevap şöyleymiş:  “Sen hangisini beslersen o kazanacak!”

 

Neyse beslemek dedim de ben gidip kuşları besleyeyim, yemleri azalmıştı. Sonra vakit kalırsa “bilmiş olmayan kurdumu” da beslerim.

Efendim efendim? Siz de mi?

 

 

 

 

 

Geri bas farecik


Dolmuş şoförü “Metrobüs’te inecek var mı?” diye sorduğunda, dolmuştan indim ve daha önce defalarca yürüdüğüm yaya yolundan metrobüsün ilk durağına doğru yürümeye başladım. İstanbul’un neredeyse her semtinde olduğu gibi, şantiyesel bir durum burada da mevcuttu.

Şantiye demişken burada bir parantez açıyorum. Oturduğumuz sitenin iki girişi var. Bizim oturduğumuz kısma yakın olan giriş, eski tren yolunda devam eden çalışmalar sebebiyle 5-6 aydır kapalı. Hafta sonu tatilden döndük ki, eve 10 metre filan kalmışken ön girişi de kapamışlar. “Yahu evimize gideceğiz” diyoruz “Kapalı” diyor görevli.  Sonra bizim kızların arkadaşı gelecekti aynı gün bize. Hemen biz çektik, o çekmesin diye arkadaşlarının babasını arayıp arka kapının da ön kapının da araç trafiğine kapalı olduğu konusunda uyardım. Babası makara adam, “iyi mancınıkla atarım çocuğu” deyiverdi. Güleriz, ağlanacak halimize.

Neyse metrobüsün oradaki şantiyeyi anlatmaya dönüyorum; “yaya yolu” yazdığı için, tereddüt etmeden daldım patikaya. Önüme metal plakadan bir bariyer çıktı, ama kapalı değildi, ben de bu yüzden yürümeye devam ettim. Sabahın o işlek saatinde in cin top oynuyordu, şüphelenmedim değil. Ama devam ettim şantiyenin derinlerine doğru. Bir taraftan da kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Çantama ve bilgisayarıma da sıkı sıkı yapıştım. İçimden “keşke para çekmeseydim” diye geçirdim; aklım sıra daha az para kaptırma hesabı yapıyorum. Tam kafes şeklindeki paravanların ardından metrobüs durağını gördüm ki, diğer tarafa geçiş için hiçbir açıklık olmadığın fark ettim. Paravan boyunca yürüdüm. Cık, yok. Atlasam mı diye düşündüm, gözüm kesmedi. Geri dönmeye karar verdim.

İçeri girdiğim paravan bölüme ulaştığımda ne göreyim: metal plakalar birbirine vidalanmış! E 5 dakika önce açıktı, kim kapadı? Sağını solunu yokladım, plakayı yumrukladım, sağa sola seslendim. Yok. Kaldım mı orda? Adeta labirentte çıkış yolunu arayan küçük, zavallı bir fareciktim. Etrafa bakındım tinerci filan var mı diye, çantama daha sıkı yapıştım.Kafamda senaryolar senaryolar…  Bir taraftan da birisini mi arasam, ne yapsam diye çözüm düşünüyorum. Bu arada diş randevuma gecikiyorum. Oysa geç kalmayı hiç sevmem. Offf, o sırada adrenalinin dalga dalga damarlarımda yayılışını hissettim diyebilirim.

mouse in a maze ile ilgili görsel sonucu

Ve sonra bir an durdum.İçimden bir ses “Kendine gel Esra” dedi.

O kadar patron havasında söyledi ki,uymak zorunda hissettim. “Diş randevun için ararsın, gecikeceğini söylersin. Buraya girdiğine göre çıkabilirsin de. Panikten çözümü göremiyorsun.” diye devam etti fırçaya.

Birazcık kendime geldim, şakağımda atıp duran nabız biraz yavaşladı.

Gayri ihtiyari bir adım geri attım. Görüş açım genişleyiverdi.

Ve ben böylece gerçekten girdiğim aralığı görebildim. Meğer dönüşte girdiğim kısmın  az biraz sağında kalmışım.

Sonra SIRITA SIRITA girdiğim aralıktan çıktım.

Bazen sorunlu durumun içinde o kadar debeleniyoruz, o kadar velvele koparıyoruz ki, çözümleri göremiyoruz. Bir adım geriye çekilip baksak, bakabilsek (yani başlıktaki gibi geri bassak), belki de açık kapıyı görebileceğiz…

 

Ha bu arada, artık 100’e 57’yim ya o yüzden bilgece yazılar yazayım dedim:)

100’e 57


Bayramda uzuuun bir masada ailece bayram yemeği yerken, kah çok yeni aramızdan ayrılan babaannemi anıp hüzünlenirken kah espriler yapıp kahkahalar atarken, amcam televizyonda gördüğü Karadeniz’li bir kadından bahsetti. Kadın, yaşını soran sunucuya “yüzüyonüç” gibi bir cevap vermiş. Sunucu şaşırmış tabii, 113 yaşında diye anladığı için. Meğer kadın “Yüze on üç” diyormuş. Yani 87 yaşındaymış aslında! Bir de fırça atmış sunucuya “Saati söylerken 6’ya 20 var diyorsunuz, yaş söylerken niye olmasın?” diye.

Bu hesapla ben de geçenlerde yüze elli yedi oldum. Tam o sıralarda Charlie Chaplin‘in 100’e 30 kala, doğumgününde okuduğu Kim McMillen‘a ait şiire rastladım.  Şiirin başlığı “As I began to love myself” (Kendimi sevmeye başladığımda). Buyrun sizle de paylaşayım:

İlgili resim

As I began to love myself I found that anguish and emotional suffering are only warning signs that I was living against my own truth. Today, I know, this is “AUTHENTICITY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, kederlerimin ve duygusal acı çekişlerimin kendi gerçeğime aykırı yaşadığım konusunda beni uyaran işaretler olduğunu gördüm. Bugün bunun ÖZGÜN OLMAK olduğunu biliyorum.

As I began to love myself I understood how much it can offend somebody if I try to force my desires on this person, even though I knew the time was not right and the person was not ready for it, and even though this person was me. Today I call it “RESPECT”.

Kendimi sevmeye başladığımda, birisine -doğru zaman olmadığını ve o kişinin buna henüz hazır olmadığını bilmeme rağmen- kendi arzularımı dayatmanın  kişiyi ne kadar kırabileceğini anladım. Hatta o zorladığım kişi kendim bile olsam… Bugün buna SAYGI DUYMAK diyorum.

As I began to love myself I stopped craving for a different life, and I could see that everything that surrounded me was inviting me to grow. Today I call it “MATURITY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, daha farklı bir hayata özenmeyi bıraktım ve çevremdeki her şeyin benim büyümem için olduğunu  fark edebildim.  Bugün buna OLGUNLAŞMAK diyorum.

As I began to love myself I understood that at any circumstance, I am in the right place at the right time, and everything happens at the exactly right moment. So I could be calm. Today I call it “SELF-CONFIDENCE”.

Kendimi sevmeye başladığımda, her koşul ve şart altında, doğru zamanda, doğru yerde olduğumu ve her şeyin tam da olması gerektiği anda olduğunu anladım. Ve huzura erdim. Bugün buna KENDİNE GÜVENMEK diyorum.

 As I began to love myself I quit stealing my own time, and I stopped designing huge projects for the future. Today, I only do what brings me joy and happiness, things I love to do and that make my heart cheer, and I do them in my own way and in my own rhythm. Today I call it “SIMPLICITY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, kendi zamanımdan çalmayı ve geleceğe dair büyük büyük planlar yapmayı bıraktım. Bugün bana sadece neşe ve mutluluk veren ve kalbimi titreten şeyleri -kendi tarzımda ve kendi ritmimde- yapıyorum. Bugün buna SADELEŞMEK diyorum.

 As I began to l I freed myself of anything that is no good for my health – food, people, things, situations, and everything that drew me down and away from myself. At first I called this attitude a healthy egoism. Today I know it is “LOVE OF ONESELF”.

Kendimi sevmeye başladığımda, sağlığım için iyi olmayan  yiyeceklerden, insanlardan, nesnelerden, durumlardan, beni kendimden uzaklaştıran her şeyden kendimi özgürleştirdim. Başlangıçta buna sağlıklı bencillik diyordum. Bugün KENDİMİ SEVMEK olduğunu biliyorum.

As I began to love myself I quit trying to always be right, and ever since I was wrong less of the time. Today I discovered that is “MODESTY”.

Kendimi sevmeye başladığımda, daima haklı çıkmaya çalışmayı bıraktım ve o zamandan beri daha az yanılıyorum. Bugün bunun ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK olduğunu keşfettim.

As I began to love myself I refused to go on living in the past and worrying about the future. Now, I only live for the moment, where everything is happening. Today I live each day, day by day, and I call it “FULFILLMENT”.

Kendimi sevmeye başladığımda, geçmişte yaşamayı ve gelecek hakkında endişelenmeyi bıraktım. Şimdi sadece her şeyin gerçekleştiği anın içinde yaşıyorum. Bugün, her günü gün be gün yaşıyorum. Ve buna TATMİN OLMAK diyorum.

As I began to love myself I recognized that my mind can disturb me and it can make me sick. But as I connected it to my heart, my mind became a valuable ally. Today I call this connection “WISDOM OF THE HEART”.

Kendimi sevmeye başladığımda, zihnimin beni huzursuz, hatta hasta edebildiğini fark ettim. Ama zihnime kalbimi ekleyince, çok değerli bir yoldaş kazandım. Bugün bu ortaklığa KALBİN BİLGELİĞİ diyorum.

We no longer need to fear arguments, confrontations or any kind of problems with ourselves or others. Even stars collide, and out of their crashing new worlds are born. Today I know “THAT IS LIFE”!

Artık kendimizle veya başkalarıyla tartışmaktan, çatışmaktan veya sorun yaşamaktan korkmaya gerek yok. Çünkü yıldızlar da birbiriyle çarpışıyor ve bu çarpışmalardan yeni dünyalar doğuyor. Bugün YAŞAMIN BU DEMEK olduğunu biliyorum.

Charlie Chaplin gerçekten farklı, döneminin ilerisinde bir ruhmuş. (Bunu elbette bu şiire bakıp söylemiyorum; filmlerindeki mesajlara, söylediği bilgece sözlere dayanarak söylüyorum.) Hem onun, hem şairin ruhu şad olsun. Babaannemin de tabii.

Her birimiz 100’e doğru ağır ağır yol alırken kendimizi sevmelere doymayalım inşallah…

 

 

 

 

Mutluyum, Mutlusun, Mutlu…


Son zamanlarda mutlu olmak için sebep bulmakta zorlanıyor musunuz? Çoğumuz aynı durumdayız, görüyorum. Şöyle bir sosyal medyaya girdiğimde mesela, şişip çıkıyorum. Herkes birilerine sayıp sövmekle meşgul. Halbuki küçük, küçücük de olsa mutlu anlarımız olmuyor mu gün içerisinde? Biz sayıp sövdüğümüz şeyi o kadar gündemimizin merkezine yerleştiriyoruz ki, ona bakmaktan o küçük mutlulukların farkına varmıyoruz.

Çok sevdiğim bir hikaye var, belki önceden anlattım. Bir adam, elinde hortum rengarenk çiçeklerle dolu bahçesini suluyormuş. İşte tam o anda duvarın dibindeki ayrık otlarını fark etmiş. O yöne doğru yürüyüp, “Bu ayrık otları da nereden çıktı? güzelim bahçemi mahvetmişler.” diye söylenmeye başlamış. Maalesef o sırada, elindeki hortumdan su akmaya devam ettiği için güzelim çiçekler yerine ayrık otlarını sulamış. Ayrık otları sulandıkça kuvvetlenmiş, gelişmiş daha da büyümüşler.Yani adam hiç istemediği halde, ayrık otlarını büyütmüş.

Hayatta biz de böyle yapıyoruz. Yüzümüzü hiiiç istemediğimiz olaylara dönüp, onları beslemeye devam ediyoruz.

Toplanın hele, yazının bunan sonrasında –şimdilik sadece kadınlara- bir müjdem var. Hayattaki o küçük mutlu anların farkına varmanızı, başkalarıyla paylaşmanızı, hatta kaydını tutmanızı sağlayacak bir oluşumdan bahsedeceğim: facebookta kapalı bir grup olan Mutlu ANlar Defteri‘nden…

Mutlu ANlar Defteri’nin kurucusu ve fikir annesi Aydan Ermiş. Aydan nefes çalışmaları ve kahkaha yogası yaptırıyor. Danışanlarına ödev olarak başlattığı bu oluşum, bir süredir zaten devam ediyor. Bu ay itibariyle 14.490 mutlu AN ve 560 fidana ulaşılmış durumda…

Efendim efendim? “Mutlu AN” diyorduk, hadi onu anladım fidan nerden çıktı?

İşleyişi anlatayım, nerden çıktı anlayacaksınız.

Bu gruba dahil omanın şartı  fidan bağışı yapmak! Ay başında 30 TL’lik 3 fidan bağışınızı yapıyorsunuz ve 1 ay için gruba dahil ediliyorsunuz. O gün ilk mutlu anı yakalayan kişi, en tepeye tarihi atıyor ve hoop 1 numaralı mutlu anını yazıyor.

Örneğin bugün ben sabah erkenden kendilğimden uykumu almış şekilde uyandım, aaa bir baktım kızım benden önce kalkmış, okul kıyafetlerini giymiş, kahvaltısını hazırlamış. Ne yapıyorum?

  • Post kısmına 24.11.2016 diye tarih atıyorum…
  • Yorum kısmına ise “1- Bugün kızım benden önce kalkmış, hazırlanmış. Üstüne bir de öpücük verdi. Gün telaşesiz ve süpersonik başladı.”  gibi artık bu durumla ilgili ben mutlu eden her neyse onu yazıyorum.
  • Benden sonra yazacaklar da kendi 1’lerinden başlıyorlar.
  • Ben gün içerisinde her “mutlu an” yakaladığımda, kaldığım sayıdan devam ediyorum.

2- Belediyede sıra beklerken ve daha bana gelmesine 46 kişi varken, yanımdaki kadın “arkadaşım gitmek zorunda kaldı. sıra numarasını size verebilirim” diyerek, 1 sonraki numarayı uzattı. ballı mıyım neyim?

3- ne yemek yapsam diye düşünürken, annem arayıp akşam yemeğe çağırdı.

…. gibi devam ediyorum.

  • Bu arada diğer üyelerin mutlu anlarına da şahitlik ediyor, onları beğenerek destek verebiliyorum.

Bu grubun bir güzel yanı daha var.

Her ayın 3 Pazar’ı katılabilenler toplaşıyorlar, gruptan biri uzmanı olduğu konuda bilgi veriyor. Benim katıldıklarımda örneğin, homeopati konusunda bilgilenmiş, TSM korosundaki bir üyenin yönetiminde şarkı söylemiş ve evdeki atık malzemeleri gübreye dönüştürüp, çöp üretimimizi azaltacak soğuk kompost nasıl yapılır öğrenmiştim.

Son aylarda “mutlu AN” yakalama konusunda pek tembelim. Ancak sırf düzenli fidan bağışı yapabilmek için grupta kalıyorum desem, inanır mısınız?

Şu da son toplantının videosu. Konu “rüyalar”, anlatan Servet Derya Değerli idi…

Mutlu ANlar Defterinin mutlu kadınları bugün Kasım ayı toplantısında buluştu 😊 Yaşadığımız her ANın içindeki mutluluğun farkına varıp altını çizerek yürüdüğümüz yolda 14.490 mutlu AN ve 560 fidanla ve de her ay büyüyerek devam ediyoruz 🙏🏻💜🍀 Bu ayki toplantımıza sevgili arkadaşım Servet Derya Değerli @deryadgrli #rüyanıgerçekleştir çalışmasıyla misafir oldu ve bizlere #rüyalarkılavuzister diyerek rüyalarımızın kapılarını araladı 🙏🏻💕🌸 Sen de Mutlu ANlarını çoğaltmak için bir adım atmak ister misin? #wwwaydanermis #atölyekendimeyürüyorum #mutluANlardefteri #happymomentsbooks #mutluluk #mutluAN #happymoment #ağaç #fidan #sengülersendünyagüler

A post shared by Aydan Ermiş (@aydanermis) on

İşte böyleyken böyle.

Anlattıklarım içinizi ısıttıysa, Aralık ayı için gruptan bi’ kafanızı uzatın derim. Daha detaylı bilgi için Aydan ile temasa geçebilirsiniz.

 

 

 

 

 

Ottoloyo Dünyalı! Biz Dostuzzz, OttoDON’dan geliyoruzzzz


9 Mayıs 2013’te “Bir varmıııış bir yokmuş, küçüüüük bir gezegende yaşayan Otto’lar varmış!” başlıklı yazımda “biz bir çocuk kitabı serisinin ilk kitabını yazdık. bastırmak için bize bir yöntem” diye yardım istemişim…

İşte o serinin ilk kitabı “Ottoloyo: Truva Atı Doludizgin” basıldı.

Burada acaba “hayallerinizin peşinden gidin, vazgeçmeyin filan tarzı konuşma yapsam mı? Sess Sessss Deneme Ses ki üç….. Neyse ya boşver. Kocaman insanlarsınız. Pes etmemek gerektiğini benden mi öğreneceksiniz?

Otto’lar geçen ay Yitik Ülke Yayınları‘ndan çocuklara merhaba dedi… Ya da “Ottoloyo” dedi. Çünkü “Ottoloyo” OttoDONca “merhaba” demek.

İlk kitap Marmara bölgesinde geçiyor, 4 çocuk ile 4 Otto’nun, ipuçlarını takip ederek OttoDON’un lideri Uluotto’yu bulma macerasını anlatıyor. Bizim Kafadarlar Çanakkale, Edirne, Bursa ve Balıkesir’in altını üstüne getiriyorlar!

 

Bizi izlemeye devam edinizzzzz….

web sitesi      facebook      Instagram    twitter

Aaaa bu arada Tüyap Kitap Fuarında da varız. İşte “imza günlerimiz”

ImzaGunleri.png

 

Sitemle kalp yormak ya da yormamak. İşte bütün mesele bu.


Geçen balkona oturdum, bir kadeh de rakı (burayı blurladım, sıkıntı yok), youtube’dan müzikler açıp dinliyor, manzarayı seyrediyorum. Keyfimin yerinde olduğunu gören mavişim de yanıma geldi. Fonda o anda Sezen çalıyor:

“Seni pamuklara sarmalar sararım

Ne bedel isterim ne hesap sorarım.

Ne sitemle güzel kalbini yorarım.”

Dedi ki: “Bak ya, ne güzel söyledi. Sen de böylesin işte. İnsanın kalbini yormuyorsun. Ruhunu darlamıyorsun. Senin yanında olmak güzel bir şey.”

Şimdi, birisine edilebilecek en güzel laf bu bence, orası ayrı. Bu konuda iyi olduğum söylenebilir, ama komple öyle miyim, o da tartışılır. Ama sözde de derin mana var, bu gözen kaçmamalı:

Mutlu ilişkiler açısından “karşındakini darlamamak” çok önemli. Ayağında zincirler varmış gibi hissettirmemek önemli. Göğüs kafesini bir mengene ile sıkıyormuş gibi nefessiz bırakmamak önemli.

FLYING-FREE

Başıma gelmedi demeyin, uzun zamandır görmediğiniz arkadaşınızla karşılaşırsınız, ilk sözü: “Hayırsız hiç aramıyorsun.” Yav, uzun zamandır görüşmemişiz ve bana söyleyebileceğin sadece bu mu? Görüşmememizdeki suçu bana yıkıp, ortada güzel, sevinilesi bir duygu bırakmamak. Üstelik sen niye aramadın? Ben muhtemelen beni böyle darladığın için aramadım.

Sonra akrabalar. Komşu teyzeler. Babalar. Hatta sitemin kraliçesi anneler. (Anneme not: Bahsi geçen anne sen değilsin, ortalama Türk annesi. Sonra sitem mitem edersin neme lazım. Hehehhe) Hiç uğramıyorsun, hiç aramıyorsun, bilmemkimin çocuğu şunu yapmış, şunu almış, ben kimim ki zaten, öleyim ben öleyim, eee yok mu bi aday, ikinci ne zaman, ne maaş alıyormuş, babası neci, halanı bi ara, taşa oturma….

Ya da evlilikler. Çorabını niye oraya koydun, niye oraya yattın, bir gün yüzü mü gördüm, her iş bende, bi işin ucundan tut, yine mi maç, yine mi dizi, bu yemek niye tuzlu, çocuğun okul taksidini ödedin mi, ne demek istemiyorum bu düğüne gitmek zorundayız…

Şimdi aklı başında hangi insan böyle darlandığı ilişkilerin içinde olmak ister ki? Tabii ki, böyle bir arkadaşı aramak aklına gelmez, tabii ki komşu teyzeyi görmemek için yolunu değiştirir, tabii ki böyle bir evliliğin içinde mutlu olamazsın. Öhömmm evet, biliyorum bu satırları adeta geçen sene İlişkiler dalında Nobel Barış Liyakat madalyasını almış biri olarak yazıyorum. Ama işte, burası benim blogum, kendi fikirlerimi yazabilmem için var ve buraya kadar okumak sizin tercihiniz…

Dün İlber Ortaylı’nın konuk olduğu bir programa rastladım. “Evlenmeyi düşünüyor musunuz?” diye sordu spiker. “Bizim Türk toplumundaki evlilik şekliyle asla düşünmüyorum.” dedi o da. Gerekçe olarak da bizdeki “privacy” anlayışı dedi. Ne bu privacy? Mahremiyet. Özel alan. Karı kocasının, koca da karısının alanına müdahale ediyor, kötüsü bunu hak görüyor. Mecburiyetlerle birbirlerini darlıyorlar. Sitemlerle kalbini yoruyorlar. Ruhunun havalanmasına engel oluyorlar. İşte yani, benim dediğimin laciverti. Bunu da buraya akademik bir bakış açısı ile tezimi destekleyeyim diye koydum. Olmuş mu?

Çok uzattıysam, özetle diyorum ki: Mutlu olmak için insan kendisini “hafif” hissettiren, böyle bulutların üstündeymişçesine havalandıran, kanatlandıran ortamları, durumları, kişileri tercih eder.  Ya da şöyle demeli “tercih etmeli”. Madem bu ülke her gün üzüleceğimiz bir haberle çıkıyor karşımıza, biz de kanatlandıran şeyler yapalım ki akıl sağlığımız yerinde kalsın.

Ha bir de yukarıda sıraladığım sözlerden bir ya da birkaçını siz de kullanıyorsanız….kendinize çeki düzen veriniz ne olur. Bakın hayat ne kadar güzelleşecek. 

 

Not: Ne yani “çocuğun okul taksidini sormayalım mı?” diyen gözlüklü sarışın abla, elbette sorun. Sadece kocanız tam kapıdan içeri girdiğinde, trafikten bunaldığında sormayın. Bir de sorguluyormuşçasına hepsini ard arda sormayın. Peşi sıra eski defterleri açmayın. Sesinizdeki o gergin ve hesap soran tonu da yavaşça yere bırakın. Hah, öyle.