Sitemle kalp yormak ya da yormamak. İşte bütün mesele bu.


Geçen balkona oturdum, bir kadeh de rakı (burayı blurladım, sıkıntı yok), youtube’dan müzikler açıp dinliyor, manzarayı seyrediyorum. Keyfimin yerinde olduğunu gören mavişim de yanıma geldi. Fonda o anda Sezen çalıyor:

“Seni pamuklara sarmalar sararım

Ne bedel isterim ne hesap sorarım.

Ne sitemle güzel kalbini yorarım.”

Dedi ki: “Bak ya, ne güzel söyledi. Sen de böylesin işte. İnsanın kalbini yormuyorsun. Ruhunu darlamıyorsun. Senin yanında olmak güzel bir şey.”

Şimdi, birisine edilebilecek en güzel laf bu bence, orası ayrı. Bu konuda iyi olduğum söylenebilir, ama komple öyle miyim, o da tartışılır. Ama sözde de derin mana var, bu gözen kaçmamalı:

Mutlu ilişkiler açısından “karşındakini darlamamak” çok önemli. Ayağında zincirler varmış gibi hissettirmemek önemli. Göğüs kafesini bir mengene ile sıkıyormuş gibi nefessiz bırakmamak önemli.

FLYING-FREE

Başıma gelmedi demeyin, uzun zamandır görmediğiniz arkadaşınızla karşılaşırsınız, ilk sözü: “Hayırsız hiç aramıyorsun.” Yav, uzun zamandır görüşmemişiz ve bana söyleyebileceğin sadece bu mu? Görüşmememizdeki suçu bana yıkıp, ortada güzel, sevinilesi bir duygu bırakmamak. Üstelik sen niye aramadın? Ben muhtemelen beni böyle darladığın için aramadım.

Sonra akrabalar. Komşu teyzeler. Babalar. Hatta sitemin kraliçesi anneler. (Anneme not: Bahsi geçen anne sen değilsin, ortalama Türk annesi. Sonra sitem mitem edersin neme lazım. Hehehhe) Hiç uğramıyorsun, hiç aramıyorsun, bilmemkimin çocuğu şunu yapmış, şunu almış, ben kimim ki zaten, öleyim ben öleyim, eee yok mu bi aday, ikinci ne zaman, ne maaş alıyormuş, babası neci, halanı bi ara, taşa oturma….

Ya da evlilikler. Çorabını niye oraya koydun, niye oraya yattın, bir gün yüzü mü gördüm, her iş bende, bi işin ucundan tut, yine mi maç, yine mi dizi, bu yemek niye tuzlu, çocuğun okul taksidini ödedin mi, ne demek istemiyorum bu düğüne gitmek zorundayız…

Şimdi aklı başında hangi insan böyle darlandığı ilişkilerin içinde olmak ister ki? Tabii ki, böyle bir arkadaşı aramak aklına gelmez, tabii ki komşu teyzeyi görmemek için yolunu değiştirir, tabii ki böyle bir evliliğin içinde mutlu olamazsın. Öhömmm evet, biliyorum bu satırları adeta geçen sene İlişkiler dalında Nobel Barış Liyakat madalyasını almış biri olarak yazıyorum. Ama işte, burası benim blogum, kendi fikirlerimi yazabilmem için var ve buraya kadar okumak sizin tercihiniz…

Dün İlber Ortaylı’nın konuk olduğu bir programa rastladım. “Evlenmeyi düşünüyor musunuz?” diye sordu spiker. “Bizim Türk toplumundaki evlilik şekliyle asla düşünmüyorum.” dedi o da. Gerekçe olarak da bizdeki “privacy” anlayışı dedi. Ne bu privacy? Mahremiyet. Özel alan. Karı kocasının, koca da karısının alanına müdahale ediyor, kötüsü bunu hak görüyor. Mecburiyetlerle birbirlerini darlıyorlar. Sitemlerle kalbini yoruyorlar. Ruhunun havalanmasına engel oluyorlar. İşte yani, benim dediğimin laciverti. Bunu da buraya akademik bir bakış açısı ile tezimi destekleyeyim diye koydum. Olmuş mu?

Çok uzattıysam, özetle diyorum ki: Mutlu olmak için insan kendisini “hafif” hissettiren, böyle bulutların üstündeymişçesine havalandıran, kanatlandıran ortamları, durumları, kişileri tercih eder.  Ya da şöyle demeli “tercih etmeli”. Madem bu ülke her gün üzüleceğimiz bir haberle çıkıyor karşımıza, biz de kanatlandıran şeyler yapalım ki akıl sağlığımız yerinde kalsın.

Ha bir de yukarıda sıraladığım sözlerden bir ya da birkaçını siz de kullanıyorsanız….kendinize çeki düzen veriniz ne olur. Bakın hayat ne kadar güzelleşecek. 

 

Not: Ne yani “çocuğun okul taksidini sormayalım mı?” diyen gözlüklü sarışın abla, elbette sorun. Sadece kocanız tam kapıdan içeri girdiğinde, trafikten bunaldığında sormayın. Bir de sorguluyormuşçasına hepsini ard arda sormayın. Peşi sıra eski defterleri açmayın. Sesinizdeki o gergin ve hesap soran tonu da yavaşça yere bırakın. Hah, öyle.

 

 

 

 

Bütün para sorunsalı


Metroda, metrobüste, otobüste, vapurda her yerde bilet geçen İstanbulkart var ya… Geçen yıl kocama bir metroluk ödünç vermiştim benimkini. Geri alıp ilk kez kullandığımda bir baktım ki 100 liraya yakın bir tutarda yükleme var. Hemen Aytuğ’u aradım “vay be bonkör kocama bak” diyeyim diye, hemen “yok be, ne bonkörlüğü yanlışlıkla oldu” diye dürüstçe itiraf ettiydi. Dolum yaptığı makine, para üstü verecek zannediyormuş ama o makineler ne koyarsan onu alıyor, öyle tutar filan giremiyorsun. O da yanında bozuk olmadığı ve üstünü alabileceğini düşündüğü için 100 lira girmiş ve ekranda “100TL yüklemeniz yapıldı” yazısını gördüğünde müdahale için çok geçmiş. Neyse epey gülüp eğlenmiş, ben sonraki birkaç ay boyunca hiç bir yükleme yapmadan mutlu mesut yaşayıp gitmiştim.

Geçenlerde metro-metrobüs bağlantısıyla bir yere gitmem gerekti. Tam gidiş dönüşüme yetecek kadar dolu kartım. Metrobüs girişinde bir kadın ağlaştı…”Hastasına gidiyormuş da parası bitmiş de…” Ben de sevabına diye kartı onun yerine basıverdim. Böylece dönüş için kartı doldurmam gerekti. Elimi cüzdana attım, sadece 100 liralık banknot.

Simitçiye sordum, bozuk yok. Simit alsam? Yok abla. 5 tane alsam? Yok abla.

2. simitçiye sordum. Onda da aynı diyalog.

Halk ekmek büfesi. Cık. Ülen param var, ne ekmek, ne simit alabiliyorum, ne de istediim miktarda kontör yükleyebiliyorum. Tam bir “parayla saadet olmuyor” durumu. Gerçi orada sözü geçen para, bu para değil. Bkz şu aşağıdaki video (tamamını da izleyebilirsiniz ama bahsettiğim kısım2.26 -3.00 arasında. Doğu Demirkol-Güldür Güldür)…

 

En iyisi ATM’den çekeyim, paramla rezil mi olacağım dedim. En az 20 lira seçeneği var. onu seçtim. Ekranda “En az 50 ve katları çekebilirsiniz.” yazdı.

E tamam 50 çekeyim. “İşleminizi yapıyorum yazdı”. Kartı verdi veeee

Ekranda “Teknik bir arızadan dolayı işleminizi gerçekleştiremiyorum.” yazısı.

İlgili makama,

Yukarıdan bakıp bakıp büyük ihtimal çok eğleniyorsunuz. Ama yazıktır ben 
garibe de yahu. Kedinin fare ile oynadığı gibi oynamayınız reca ederim.

Saygılarımla arz ederim.

İşin ilginci bakiyemden 50 lira düşülmüş.

Derin bir nefes aldım. Telefon bankacılığında ona bas buna bas bir türlü insana ulaşamadığım için Yapı Kredi’ye twit attım. (Merak edenler için banka kısa sürede düzeltti durumu)

Ve gidip paşa paşa kartı 100 liralık doldurdum.

Yüzümde kocaman aptal bir gülümseme ile.

Aklımda “sen misin Aytuğ’la dalga geçen” düşünceleri…

Evet yav, parasızık kötü ama olduğunda da harcayamayabiliyorsun işte!

 

Not: Ne olacak ki biz de 100 liralık dolduruyoruz diyen arkadaşlar çıktı, yazdıktan sonra. Evet her gün kullanıyor olsam, ben de 100 liralık doldururdum ama haftada bir bile kullanmıyorum. O yüzden 100 liralık doldurmak benim için ölü yatırım:)

Halam geldi…. O zaman partiiiii


“Halam geldi”, kadın olmanın azıcık geride durmak demek olduğu yörelerde “adet gördüm”, “regl oldum” demenin kriptolu söylenişi!

Bundan birkaç yıl önce “Halam Geldi” filminin afişlerini gördüğümde çocukluğuma doğru bir yolculuk yapmıştım. Filmi seyrettiniz mi bilmiyorum, Kıbrıs’a göç eden doğulu iki ailenin “halası gelse de amca oğluyla evlendirsek” diye gözünün içine baktığı küçük kızlarının hüzünlü hikayesi. Hem de nasıl hüzünlü.

Neyse benim doğduğum, ilkokulu okuduğum, baba memleketim Konya’da da “halan geldi mi?” diye sorar teyzeler. Ben bu soruya ancak lise bire tekabül eden yaşımda “geldi” cevabını verebildim. Tüm arkadaşlarımın halası benimkinden daha önce teşrif ettiği için konuya gayet hakim ve hazırdım. Annem yanımda yoktu ama bir “tokat atma” adeti olduğunu duymuşluğumdan, kendi kendime tokat atıp, ne olacak diye beklemiştim… Sonra da gidip o tarihi hatıra defterimin kenarına not almıştım: “Çok önemli bir gün” notuyla. Öngörüye gel!

İmza üçlemesinde birlikte yol aldığımız Banu Tozluyurt , şu sıralarda 2 diğer harika kadınla Özge Uzun ve Ebru Tuay Üzümcü ile “Kadının Adı Var” diye bir gösteri yapıyor. Kadına, erkeğe eşit uzaklıkta, insana yakın gösteri” diye yola çıkmışlar, insan kimlikleri üzerinden kadına ses olmaya çalışıyorlar. Bir türlü kısmet olmadı gidemedim. Ama hep güzel şeyler okudum, duydum. Geçenlerde Ankara’dalardı ve orada çekilmiş bir klip giriverdi kadrajıma..Ebru Tuay Üzümcü soruyordu:

“Aranızda oğlu olan var mı? Sünnet yapıldı mı? Nasıl kutladınız?” diye. Birkaç anne parmak kaldırıp ballandıra allandıra anlattı. Sonra bomba soru geldi: “Peki kızınız var mı? Regl olduğunda kutladınız mı? O güne ait bir kare resminiz var mı?”

İşte o an içimde bir ampul yandı. 2 tane kızım vardı. Ben o partiyi verecektim arkadaş! O kutlu gün anısına resimlerini de çekecektim, kutlamasını da yapacaktım, davul-zurna da çalacaktım. Sonuçta kadınlık kutlanması gereken bir olaydı…

İçimden bunlar geçti de… Sonra aklıma geldi. Acaba bu partilerin esas kızları bu konuya ne der? Hemen gittim, konuyu büyük kızıma açtım. “Utanırım” dedi. Ne ara bunun “utanılacak bir şey olduğu” kazındı bilinçaltına kuzum? Kim bu dönüşümü sessiz sedasız yaşa, ayıp dedi?

Neyse orta yolu bulduk. Kız arkadaşlarıyla pijama partisi yapacağız! Şimdi gözümüz yollarda, kafamızda parti şapkaları bekliyoruz…

 

Gösteriden kısa kısa klipler için Kadının Adı Var youtube kanalına buyrun. Sizin de kafanızda bambaşka ampuller yakabilir.

Tencere dibin kara…


Bir aklına gelip gelip yazamama hali…

İşte sonunda patlak verdi. Ben lafı bıraya koyayım, okuyan okur.

pi

Bak, derin mana var bu sözde. Temel hatamız bu bence.

Kendimizi yontacağımıza,sürekli başkalarıyla ne yaptıklarıyla, ne yapmadıklarıyla uğraşıyoruz. Kendimizi onlarla, ya da onları bizlerle kıyaslıyoruz.Halbuki, Gandhi’nin yaşamına değindiğim yazıda çocuğa “şeker yeme” öğüdünü verebilmek için önce kendisinin şekeri bıraktığını yazmıştım. Yani “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol”

Günlerdir bir aşağılamalar, bir umutsuzluk, bir ötekileştirmeler havada uçuşuyor. Halbuki takkemizi önümüze koyup düşünme vakti…

Babam her şeye limon sıkar. Baklavaya bile. Ben baklava gibi şerbetli tatlıları sevmem. Limon sıkılmışını hele hiiiç sevmem. Babam, ikram olsun diye bıkmadan bana limon sıkılmış baklava yedirmeye çalışır, hatta ağzıma zorla tıkar. Zorla yediğim bu ikram, hiç hoşuma gitmez.O ise, bu kadar lezzetli bir şeyi sevmediğime bir anlam veremez.

Senin için ikram olan demokratik haklar, ifade özgürlüğü, eşitlik başkaları için limonlu baklava gibi gelebilir. Herkes limonlu baklavayı lezzetli sayacak damak tadına sahip olmayabilir. O zaman niye başkasına zorla limonlu baklava yedirmeye çalışıyorsun? Sen al, ağzını şapırdata şapırdata, keyfini çıkarta çıkarta  kendin ye limonlu baklavayı.

“Ne yani kendi kendime mi demokratik, adil, eşit olayım?”

“Evet”

Şöyle ki…

  • Şimdi Soma’daki işverene “Vay efendim nasıl sigortasız işçi çalıştırırmış?” diye kızıyoruz ya. Eğer evimize temizliğe gelen bir kadın varsa ve biz onu sigortasız çalıştırıyorsak, sizce bizim Soma’daki işverene höykürme hakkımız var mı? Temel olarak biri mikro düzeyde, biri makro düzeyde ikisi de aynı şeyler.
  • “Benim emeğimle kazandığım paradan aldıkları vergileri keyiflerine göre harcıyorlar. Emek hırsızları” diye kızıyoruz ya… Eğer internetten birilerinin emek ve para harcadığı filmleri telif ödemeden servis eden yerlerden seyrediyorsak, korsan kitap okuyor, sertifikasız (kırık) program kullanıyorsak, birilerine “emek hırsızı” deme hakkımız var mı?
  • “Atatürk’ü, milli değerlerimizi ayaklar altına aldılar” diyoruz ya. birilerine koyun derken, onların kutsal saydıklarına saydırırken bizim kutsalımıza laf ettiler deme hakkımız var mı?
  • “Devlet olanaklarını kendi çıkarlarına kullanıyorlar” diyoruz ya, örneğin yol parasından yırtmak için “Şirket arabasıyla gidelim yeaaaaa. Nasılsa şirket ödüyor.” kafasındaysak, devletin malını yiyene laf etme hakkımız var mı?
  • “Anaları nasıl yuhalatırlar? Nasıl ölü bir çocuğun arkasından oh olsun derler?” diye yüreğimize taş oturuyor ya. Terörist sayılan birinin ölüm haberini okuduğumuzda içimizden istemeden de olsa “biri daha gebermiş” diye geçiyorsa, “ama bizimkine gebermiş diyemezsiniz, ayıp.” nasıl diyebiliriz?
  • “Hep eşine dostuna torpil yapmış, belediyeye yandaşlarını doldurmuş” diye söylenirken, işe alımlarda bizim ana kriterimiz beceriler ve yetkinlikler değilse, torpile, kayırmaya kızmaya ne hakkımız var?

Örnekler çoğalır, aklınıza gelirse siz de yazın. Ekleyeyim.

Demem o ki: “Herkes kendi dibini ağartmakla uğraşsa tam süper olacak!”

Kitap: Pi – Azra Kohen Sayfa 700

Müşteri Maymuniyeti


Bu olay başımıza geldiğinde, oracıkta and içmiş sosyal medyada, blogda, kulaktan kulağa kibirlerinden, burnu büyüklüklerinden, müşteriyi hor görmelerinden bahsedip o kafeye ders vermeye karar vermiştim.

Yaptım mı?

Hayır.

Yani bugüne kadar. Ama zaten, olayın üzerinden 1 yılı aşkın zaman geçti. Sinirim söndü, öfkem küllendi.

Üstelik. Üstelik ilahi adalet lafımı bana fena halde yedirdi. “Bir daha adımımı atmam” dediğim o kafede bir kaç ay içinde fotoğraf çekimi yapmak zorunda kaldım. Ama bunu başka yazıda anlatırım.

4 kadın geçen sene Karaköy’de buluşmaya karar verdik. Sorup soruşturup “Karabatak” isimli o popüler kafeye gittik. 4 kişilik bir masada oturup, laflamaya başlamıştık ki…   bir arkadaş daha aradı ve spontane biçimde bize katıldı.

Normal olarak n’aparsınız? Masaya bir sandalye daha ekler, muhabbete kaldığınız yerden devam edersiniz.

Ama öyle olmadı. Garson gelip: “Malesef” dedi, “sandalye koyamıyoruz. Konsepte aykırı”

Espri sanıp, kikirdedik.

Hayır garson ciddiydi.

Biz hala işi şakaya vuruyorduk: “Ne yani 3 kişi şu masaya, 2 kişi diğerine, ayrı ayrı mı oturalım?” dedi aramızdan birisi.

Garson “Evet” dedi.

Hala ciddiydi.

Ne dediysek işe yaramadı.

Ben milli duygulardan girmeye niyetlendim: “Türk değil misiniz yahu siz? Bizde nasıldır, Lahmacuncuda patates kızartması ister gelen ailenin çocuğu. Gider yandaki restorandan bulur, yine mağdur etmez müşterisini. N’olacak? Biz sığarız buraya, sıkışırız 5 kişi.”

“Hayır efendim. Problem sığmak değil. Konsepte aykırı. Sizi içerideki salona alalım, orada 5 kişilik yer var.”

“Ama orası yemek kokuyor.”

“Yapabileceğim bir şey yok. Konsepte aykırı.”

“Yetkili birini görebilir miyiz?”

Yine “konspete aykırı” diyecek diye korktuk. Demedi.

Ama garsonun yerine gelenle de bir yere varamadık.

———————————————————————————————————-

İnsan istiyor ki, “konsept” değil “sen” önemli ol.

Şimdi şöyle demiş olsalardı, biz koşa koşa geçmez miydik?

“Efendim, bir sandalye daha çekeriz tabi. Hiç sorun değil. Ama siz daha geniş bir masada daha rahat edersiniz. Ben taşıyayım eşyalarınızı. Hazır edince sizi çağıralım.”

“Ama orası yemek kokuyor.”

“Hemen havalandırıyoruz. Biz taşıyana kadar, havalanmış da olur.”

———————————————————————————————————

Şimdi ben bunu yazdım diye, oraya gitmekten vaz geçen olur mu?

Sanmıyorum.

Ama benim gitmeyeceğim kesin. Beni “maymun” eden değil, “memnun” eden yerleri tercih ediyorum.

Yani…. o fotoğraf çekimi dışında.

Not: Aslında bu “konsepte aykırı” lafı yıllar önce Moda’da bir otel roof’unda bar taburesinde yemek siparişi vermeye çalışan 2 arkadaşımızla hayatımıza girmişti. Efendim bar taburesinde yemek yemek “konsepte aykırıymış”. Yemek, bar taburesinin 1 metre ötesindeki masalarda yenilebiliyormuş. O zaman, bu olaya epey gülmüş ve fakat kendi başımıza gelebileceğine hiç ihtimal vermemiştik. Pşşşt o 2 arkadaş, bu satırları okuyorsanız şu otelin adını da veriverin de  herkes bilsin, giderlerse sadece masada yemek yiyebileceklerini!

“Toştoşlarına kurban olurum” Kafası


“Boş ver “dedim de, insan duramıyor vallahi.

Şu Özgecan ve sonrasındaki dönemde vuku bulan yirmiye yakın erkek vahşetine baktığımızda…. maalesef bu günahın önemli bir kısmı da KADINLARDA!

Yoo, “o da mini etek giymesinmiş”,o saatte dışarıda ne işi varmış” değil çıkış noktam. Ona cevabı “köpekler, eşekler, kazlar hatta damacanalar da mı mini giymiş?” şeklinde verdiler zaten. Çıkış noktam “kadınların” özellikle de “erkek annelerinin” bu erkek egemen kültür yangınına ellerinde körükle, hatta en önden koşturması!

2 kızım var, sanırım biliyorsunuz. Birincisi elimde, ikincisi karnımda bir tren istasyonunda beklerken, yanıma oturan kadın “Karnındaki ne?” diye sorunca “Bu da kız” demiştim de, acıyarak “Olsun” demişti. Kadınlarda bu “Erkek makbuldür” kafası oldukça, biz daha çoook ah vah ederiz.

Neyse bu iki kızım tiyatro kursuna gidiyor hafta sonları. Kursun facebook sayfasına sınıfın kızlı erkekli toplu resmini koymuş, altına da hepsiyle çoook gururlandıklarına dair çok dokunaklı bir yazı yazmışlar. Hop hemen bir yorum: “Bizim oğlumuz hemen fark ediliyor valla. Allah nazarlardan saklasın “

Hemen altına biri: “En yakışıklı benimki” yazmış. Sonra “abarttım sanırım biraz” diye düşünmüş olmalı, devam etmiş ” Kusura bakmayın çocuklar hepiniz güzelsiniz….ama benimki”

Sonra durur mu bir babaanne (ya da anneanne) yapıştırmış cevabı “En yakışıklı benim torunum. Ama hepinizi seviyorum”

Bir kız annesi de dememiş ki: “Kızım da kızım”

Evet belki İsviçreli bilim adamlarınca yapılmış bir araştırma sonucu yok elimde, ya da Amerika’nın pek prestijli bilmem ne üniversitesinden… Ama işkembeden de atmıyorum, uzun süreli gözlemlerime dayandırıyorum. Bizim anaokulunun sayfasında da görüyorum örneğin; o ışıl ışıl çocuk resimlerinin altına, yazılabilecek binlerce şey varken, erkek çocuk anneleri, (halaları, teyzeleri, anneanneleri, babaanneleri) sadece kendilerininkine odaklanıp “Paşam”lar mı istersiniz “Kurban olurum Yaradana”lar mı? Ya da “Çok canlar yakacak” mı? Uğruna canlar feda edip türlü türlü methiyeler düzüp duruyorlar.

Eyvallah.

Sevmeyin demiyorum erkek evlatlarınızı, torunlarınızı.

Sevin tabi. Hem de doya doya. Zaten “sevgisiz” büyümesi çok tehlikeli.

Ama “TAPMAYI”  da bırakın arkadaş yahu…

———————————————————————————————————-

Bu “erkek vahşeti”ni kadınların körüklediğine dair tezlerim burada bitti sanmayın. Şu da var: “Hemcinsime ‘yollu’ der, anasına etmediğim küfrü bırakmam. Sonra da kadına saygı beklerim” kafası

Eserse onu da yazarım.

Hazır mısınız?


Ölü toprağı atılmış gibi belki üstünüze.

Karar alıp alıp, bir türlü adım atmadıklarınız var.

new_years_resolution_list

Halbuki yeni bir yıl. Yepyeni filizler verme zamanı.

Şu aşağıdaki Meksika atasözünü duymuş muydunuz?

Ben yeni duydum. Paylaşmak istedim.

meksika atasözü

E ne duruyorsunuz? Yeter toprağın altında kaldığınız.

Yeşerin gari.