Medusa’ya iade-i itibar…


“Merhumu nasıl bilirdiniz?”

“Canavar. Vahşi. Kötücül.”

Halbuki, yılan saçlı, gözüne doğrudan bakanı taşa çeviren Medusa’nın, yaygınlıkla bilinenden farklı bir hikayesi olabilir mi? 

Fotoğrafı,  lisede Yerebatan Sarnıcı’na yaptığımız okul gezisinde çekmiştim. Biraz tost makinasıyla çekilmiş gibi ama olsun. (O zamanlar tek bir poz çeker ve tab edilene kadar iyi çıkmış olmasını dilemekten başka bir şey yapamazdık.) Korkulukların izin verdiği ölçüde, eğilebildiğimiz kadar eğilmiş, yılan saçlarını, alev gözlerini incelemiş, ‘ay ne korkunç kadın’ diye düşünmüş ve bir sütunun altında yan dönmüş olarak, koca sarnıcın yükünü taşımayı fazlasıyla hak ettiğini düşünmüştüm. Ne de olsa o çok çok kötü bir kadındı. 

Halbuki Medusa niye kötü olmuştu, bize HİÇ anlatılmadı. Biz, okuyup öğrenebilirdik ama onu da şöyle öğrenirdik: 

Medusa Tanrıça Athena’ya bağlılık yemini etmiş, tapınağında kendini onun hizmetine adamış, güzeller güzeli, bakanın bir daha dönüp baktığı bir ölümlüydü. Güzelliğiyle, herkesi olduğu gibi baş Tanrı Zeus’u cezbetmiş, baştan çıkarmıştı. Zeus, sonunda bir gün nefsine yenilip Medusa’ya Athena’nın tapınağında sahip oldu. Athena, bağlılık yemini etmiş hizmetkarının bu iffetsiz tavrından dolayı çok kızdı (ki bazı kaynaklar Zeus benim hakkımdı diye kıskançlık krizine girdiğini de söylüyor) ve lanetleyerek yılan saçlı, baktığını taşa çeviren bir canavara çevirdi. Medusa bu orantısız gücüyle etrafa dehşetler saçarken, yağız ve yiğit Perseus, Tanrıça Athena’nın verdiği kalkanı kullanıp, doğrudan gözüne değil de kalkandaki yansımasına bakarak Medusa’nın kafasını kesmeyi başardı.

Kusura bakmayın ama bu haliyle mitolojik hikaye, neresinden tutsan elinde kalıyor!

Birincisi, ona sahip olmak değil, tecavüz etmek denir! Öyle kelimeye “kravat taktırıp, takım elbise giydirip” iyi hal indirimi aldırmaya gerek yok!

Sonra sanki cezbolan değil cezbeden suçluymuş gibi bir hava yaratılmış. “O da o kısacık eteği giymeseymiş. O saatte orda ne işi varmış”ın mitolojik versiyonu. Koca baş tanrısın be utan, bu kadar pamuk ipliğinde bir nefsin mi var! 

Üçüncüsü bir kadın diğer kadını kıskanmış da, lanetlemiş de, çekememiş de sonra öldürmek istemiş de… Athena niye hem taşa döndürme gücü verip sonra bu güçten rahatsız olup öldürtmek istesin? En başta öldürürdü. Ama yoo, kadın kıskançtır, diğerini çekemez sübliminal mesajı ortama salınacak,  “kadın kadının kurdudur” kodu kafalara kazınacak. 

Google’a “Medusa” yazan birinin ilk bulacağı hikaye, bu “özenle” seçilmiş kelimelerle yazılmış,  kadını “baştan çıkaran” erkeği “mağdur”, kadını “kıskanç”, erkeği “yiğit” gösteren hali.  

Neyse ki feminizm hareketi var ve masalların, mitolojinin, tarihin, hatta dinin bu eril bakış açısını sorgulayan çalışmalar yürütüyorlar. 

Bu benim sıraladıklarımın yanında diyor ki feminist makaleler, “Ya Athena,  Medusa’ya taşa dönüştürme gücünü bir lanet olarak değil de kendini koruması için bir güç bir hediye olarak verdiyse? Ya “Bacım sana musallat oldular, taşa dönüştür de kurtul,” dediyse?

Ya kadın kadının kurdu değil, yurduysa?”

Baştaki sorumu tekrar sorayım:

“Merhumu nasıl bilirdiniz?”

“Çok hakkı yendi. Çoook.”

Hevesle Başlayıp Sonunu Getiremeyenler Kulübü Olağan Toplantısı


Bu “hikayelioyunu” Kasım 2018’de 8 günde 8 bölümde el birliğiyle tamamladık. Başını ben başladım ve her bölümü bir soru ile bitirdim. Hikaye, sorulara gelen cevaplara, yorumlara göre ilerledi. Burada 8 bölümü bir arada okuyacaksınız.

Hevesle Başlayıp Sonunu Getiremeyenler Kulübü başkanı elindeki çekici önündeki çana vurdu. Çıkan tiz “çın” sesiyle odadaki mırıltılar bir anda kesilivermişti. Boğazını temizleyip söze başladı: “Değerli arkadaşlar. Aylık, olağan toplantımızı açıyorum. Umarım her zaman yaptığımız gibi yapmaz, bu toplantımızı tamamlamayı başarırız. Hoş tamamlayamasak da…”dedi ve cümlesini öylece havada asılı bıraktı. Bu hiçbir üyeye garip gelmedi, bir şeyi yarım bırakmak hepsi için sıradan bir durumdu. 

Üyeler arasında, aldığı popüler kitabı kahve fincaınıyla fotoğraflayıp instagrama koyduğu sırada okuyor gibi yaptığı kısım dışında okumayanlardan tutun filme başlayıp uykusu geldiği için son on beş dakikayı göremeyenlere kadar, örgüye başlayıp bitiremeyenlerden bitmemiş kurslar koleksiyonu yapanlara ya da müzik aleti çalmaya niyetlenip üstüne bir dolu para sayıp aleti aldıktan sonra yüzüne bakmayanlara kadar, spora ya da diyete başlayıp başlayıp bırakanlardan kitap yazmaya niyetlenip ikinci bölüm ulaşamadan gazı kaçanlara ve hatta yarın Ege’ye yerleşmeye karar verip ertesi gün daha sonra diye cayanlara kadar envai çeşit “sonunu getirme özürlü” bulunuyordu. Tüzüklerine göre üyelerinin sicilinde en az bir tane başlanmış ama yarım bırakılmış bir iş ya da eylem olmalıydı. 60 yaşındaki başkan, adeta kronik bir “sonunu getiremeyen” olduğu için bulunduğu koltuğu fazlasıyla hak ediyordu. 

Sekreter söz aldı: “Başkanım, elimde bir akış var. Bu akışa göre gideceğiz, di mi?” diye sordu. Başkan dalgınca kafa salladı. Aslında sekreterin ne dediğini duymamıştı bile, o biraz sonra kuracağı cümleyi kafasında toparlıyordu. “Bugün online olarak sıra dışı bir başvuru aldık” diye söze başladı. Bir süre duraksadı. Herkes pür dikkat onu dinliyordu. “Başladığı işi bitirmeden gözüne asla uyku girmeyen adam üyemiz olmak istiyor” dedi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Sessizliği Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabına başlayıp üçüncü sayfasında pes eden avukatın sorusu bozdu: “Eee? Niye bize katılmak istiyormuş? Tüzüğümüze aykırı değil mi bu?” “Başvurusunda belirtmemiş” dedi başkan “ama tahminlerim var tabii. Zaten senin gibi bir avukat ne yapar ne eder onu bile üyeliğe kabul için tüzükte bir açık bulur.”

Başkalarının işlerine koşturmaktan kendi işine sıra geldiğinde vakti kalmayan akademisyen ağzının içinde geveledi: “Belki de tamamlamak için kastığı şeylerin artık o kadar emek harcamaya değmediğini düşünüyordur. Artık huzurla uyumak, kendi için yaşamak istiyordur…” Belli ki kurduğu bu cümlelerin asıl öznesi kendisiydi. . . .

Hiçbir festival filmini artık sonuna kadar seyretmeyen adam söze atıldı: “Bence yorulmuştur! Her şeyin sonunu getirmeye çalışmak çok yorucu. Bizim özgür dünyamızı görmek istemiştir. Eskiden ben de öyleydim, ordan biliyorum.” .

Pazartesi diyete başlayıp Çarşamba günü bozmayı huy edinmiş kadın dudak büktü: “Sence biz özgür müyüz? Hadi özgürü geçtim, mutlu muyuz?” Sandalyesinden taşan geniş kalçasını hareket ettirerek, daha rahat bir pozisyon bulmaya çalıştı. Beceremedi. Tatminsiz yüzü, hiç mutlu görünmüyordu. .

Odada bir uğultu yükseldi. Herkes hararetli bir şekilde mutlu olup olmadıklarını tartışmaya başlamıştı.

Başkan tekrar çana vurdu: “Böyle yaparsanız birbirimizi anlayamayız ki!” dedi kızgınca.

Sözü masanın en ucunda oturan dört kere aşık olmuş ama hiçbirine açılamamış adam aldı: “Şahsen ben mutlu değilim. Keşkeler, acabalar kafamda uçuşup duruyor. Kaç gece ‘Elbet bir gün kavuşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak’ şarkısı eşliğinde ağlayarak uykuya daldığımı ben bile…. “dedi ve devam edemedi. Göz yaşlarına engel olamayınca herkesin içinde ağlamamak için sözünü yarım bırakmıştı. .

Hiçbir festival filmini artık sonuna kadar seyretmeyen adam aynı fikirde değildi.

Söylüyorum size, ben de onlardandım Kaç kitabı zerre haz etmeme rağmen sırf yazara saygısızlık olmasın diye kendime işkence ederek bitirdim. Kaç filmi aman emek verilmiş diye sıkıla boğula jeneriklerine kadar seyrettim. Sonrasını biliyorsunuz. Herkesin öcü gibi korktuğu o hastalık hayatımı değiştirdi. Hayatımın bana hediye edilen bu ikinci bölümünde kimse bana sıkıldığım, istemediğim bir şeyi yaptıramaz! Bence bu başvuran arkadaş da böyle bir dönemden geçiyor” dedi. *

Başladığı angora kazağı bitiremeyen kadın başıyla onayladı: “Evet, anahtar kelime istemek!” O da kocasından yıllarca şiddet görmüş, yıllarca istemediği bir adamın istemeye istemeye çamaşırını yıkamış, ona yemek pişirmiş, koynuna girip istemediği şeyler yapmasına izin vermişti. Sonra bir gün, televizyonda sabah kuşağında izlediği bir programda başka bir hayatın mümkün olduğunu görmesiyle hayatı değişivermişti. Bu programı izledikten tam on gün sonra, kocası oturma odasındaki kahverengi kadife çekyatın üzerinde sızıp kalmışken, gözündeki morluk ve kafasındaki şişle birlikte yanına sadece bir market poşetine sığdırdığı üç beş parça giyecek alarak bu hayatı geride bırakmak üzere özgürlüğe doğru adımını atmıştı. Bundan sonra hiç kimse ona “istemediği” bir şeyi yaptıramazdı. *

En büyük hobisi felsefe kitaplarına başlamak olan ancak hiçbirinin son sayfasını göremeyen genç söz istedi: “Aslında mutlu olduğumuzu söyleyenler de, mutsuz olduğumuzu söyleyenler de haklı” dedi. Belli ki sonunu getirmemiş olsa da, felsefe kitaplarının okuduğu kadarı işe yaramıştı. “Şair demiş ya ‘Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Öfkem yaşamadıklarıma’ diye. Yaşamak isteyip de yarım kaldıklarımız mutsuzluklarımız. Yaşamak istemeyip bilinçli sona erdirdiklerimiz ise mutluluklarımız.” Bir süre konuşmasına ara verip, tek tek odadaki herkesin kendisini dinleyip dinlemediğine baktı. Dinlediklerinden emin olunca devam etti: “Ben aslında konuya pragmatist bir bakış açısıyla yaklaşıyorum” dedi “Her yarım kalan sana bir şey katıp çekilen aslında! Eğer o işten alacağın bitmişse, o iş yarım kalmamıştır ki. Senin için bitmiştir. Boş ver toplumun, onun bunun ne düşündüğünü, sen bitti demişsen bitmiştir. Yani biz hepimiz aslında gerektiğinde bitirme cesareti gösterebilenleriz!” .

Bardağın dibinde her zaman 2 parmak çay bırakan kadın söz aldı: “Haklısın aslında,” dedi. “Ben bir film seyretmiştim, adı Dingin Savaşçı. Altın madalya peşinde koşarken sakatlanan bir jimnastikçinin öyküsü. Bir sahnesinde hocası olan adam bunu bak sana ne göstereceğim deyip bunu dağ tepe saatlerce tırmandırıyor. Yol boyunca çok güzel manzaralar görüyorlar, dere şırıltıları dinliyorlar, çiçekler kokluyorlar, sohbet ediyorlar. Tepeye varınca Eee, diyor jimnastikçi genç, ne gösterecektin? İhtiyar hoca yerden alelade bir taş alıyor ve gence uzatıyor; İşte bunu, diyor. Genç hayal kırıklığı yaşıyor, bütün yolu bunun için mi çıkardın, diye kızıyor. Hoca bu kez yolda eğlenmedin mi, diye soruyor. Evet eğlendim ama diye söze başlayan gencin sözünü kesiyor hoca ve şu vurucu cümleyi söylüyor: ‘O peşinden helak olduğun altın madalyanın aslında bu taştan bir farkı yok. O yüzden, oraya giden yolda keyif almaya bak.’ Benim sanırım başladığım her iş için pusulam bu. Keyif almamaya başladığım noktada bırakıyorum. Ya da işte ondan alacağımın bittiği noktada.” .

Pazartesi diyete başlayıp Çarşamba günü bozmayı huy edinmiş kadın düşünceliydi. Belli ki konuşulanları kendi durumuyla bağdaştırmaya çalışıyordu. O canım yemekleri yememekten nasıl keyif alabilirdi ki? İçinden, “Bilerek yarım bıraksak adımız sonunu getiremeyenler değil, getirmeyenler olurdu,” diye geçirdi. * “Bayanlar baylaaaar,” diyen başkanın sesi duyuldu, “Asıl konuya gelelim mi? Başladığı işi bitirmeden gözüne asla uyku girmeyen adamı üyeliğe kabul edecek miyiz?” *

En büyük hobisi felsefe kitaplarına başlamak olan ancak hiçbirinin son sayfasını göremeyen genç “Arayıp kendisiyle konuşalım. Derdi neymiş kendisinden öğrenelim” diye önerdi. Üyeler de başkan da bu fikri onayladılar.

Sekreter başvuru formundan telefon numarasını bulup çevirdi, sonra başkana uzattı. Başkan herkesin duyabilmesi için hoparlörü açtı. Birkaç sinyal sesinin ardından, “Efendim?” diyen genç ve dinamik bir ses duyuldu. 

“Sonunu Getiremeyenler Kulübünden arıyorum,” dedi başkan, “Bize bir başvurunuz var”

“Aa evet,” dedi Başladığı işi bitirmeden gözüne asla uyku girmeyen adam, “Kusura bakmayın. Başka bir derneği ararken sayfanıza yanlışlıkla girmişim. Oraya başvurduğumu sanıp formu doldurmaya başladım. Fark ettiğimdeyse başlamış olduğum için bitirmem gerekti. Malum yoksa gözüme uyku girmiyor.”

Odada gülüşmeler oldu. Başkan şöyle bir gözlerini devirdi, sonra sertçe susun der gibi etrafa bakınıp adamla konuşmayı sürdürdü: “Basit bir yanlışlık yani. Kulübümüze katılmak filan istemiyorsunuz?”

“Yok yok, istemiyorum. Gerçi…” dedi ve bir süre devam edip etmemekte tereddüt etti. . .

“Evet?” .

“Şey ben aslında iş bitirme koçuyum. Kulübünüzde benden koçluk almak isteyen arkadaşlara numaramı iletirseniz sevinirim!” .

Ay ben Sufistmişim! Ya da Sofist mi yoksa?!?


Salondaki masa etrafında toplaşıp aynı anda kimi toplantı yapan, kimi rapor hazırlayan, kimi de okul dersini takip edenler onlayn mıııı? 
 
Geçen gün biz o şekildik. Ela felsefe dersinde, ben bilgisayar başında bir şeyler yazıyorum. İster istemez anlatılanları duyuyorum. Hoca soruyor: “Gerçek hakkında Septikler ne diyor?” 
Bir öğrenci cevap veriyor: “Şüpheli yaklaşıyor” 
“Realisitler ne diyor? 
“Gerçeğe bilimle ulaşılır” 
“Pragmatistler?” 
“Bir şey faydalı olduğu kadar gerçektir.  
“Sufistler?” 
“Gerçeği sorgular!” 
“Hepsi gerçeği sorgular. Sufistlere göre gerçek nedir?” 
“Görelidir.” 
“Evet görelidir. Tek bir doğru yoktur. Kişiye, zamana, duruma göre değişir.” 
 
Bu noktada kulakları diktim. “Aaa aynı ben,” dedim.  
 
Ela bana masanın diğer ucundan anlamsız gözlerle baktı.  
 
“Ya sen bana soruyorsun ya ‘Çay mı kahve mi, birini seç’ diye ben de sana ‘İkisinin de yeri ayrı. Bazen çay bazen kahve’ diyorum.” 
“Eeee?” 
“Sonra bazen bir şey anlatıyorsun. Şöyleyse şudur, böyleyse budur diyorum. Ama şudur diye kesin bir şey söylemiyorum. Nasreddin Hoca misali herkese ‘sen de haklısın’ diyorum.” 
“….” 
“Yani ben Sufistmişim! Hem bak memleketim Konya ile de ucundan alakalı.” 
“Anne yalnız o Sufist değil! Sofist. Sofistikedeki gibi!”  
 
Yaaa. Bu yaşımda Sofist öğrendim. Aslında lisede okuduk da o derste içim mi geçti acaba? Buna dair hiçbir kayıt yok hafızamda. Neyse bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. Sonra açtım okudum tabii, ne menem bir şeyim bilmek lazım.  
 
Felsefenin ağır topları Sokrates, Platon ve Aristo pek sevmezmiş bizleri. (Bizleri?!?)  
 
Belki biraz kaypak buluyorlardı, “sen de haklısın” diyerek herkese mavi boncuk dağıttıklarını düşünüyorlardı kim bilir? Esas, Sofistler bilgiyi para karşılığı sunmaya başlamışlar, ona ifrit olmuşlar. ‘Biz yıllardır dirsek çürüttük gelip parsayı bunlar topluyor,’ demişlerdir.  Sonuçta otoritelerini sarsan yeniyetme tipler… Gerçi “ Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” diyen birinin “gerçeğin değişken olduğunu” söyleyenlere, ‘Durun ya sizin söylediğinizde de haklılık payı var’ demesini beklerdim ben şahsen. Ama ataerkil dünyada böyle olmuyor işler. 

Ayrıca Sokrates bunlara burun kıvırdı da n’oldu? Sonunda o da düşüncelerinden ötürü ölüme mahkum edildi. Bari iki kuruş kenara ataydın, arkandan çoluk çocuk rahat ederdi. 

Sofistlerin temel söylemlerinde ise kendimi buldum: “Doğru görecelidir!” Etrafımızı duyularımızla algılarız ve bu da kişiden kişiye değişir. Örnek; rüzgar bana göre soğuk, sana göre normal olabilir. Biber benim kulaklarımdan alevler çıkarıp gözümden yaş getirirken, sana göre ‘koy yav koy elini korkak alıştırma’ olabilir…  

Küçük bir çocukken bile kararlı, kesin, kati konuşanlara hayretle bakardım. Nasıl bu kadar netler diye. Çünkü hayatta hep olaylar ve durumlar vardır. Masum dizisini de bu yüzden mi sevdim acaba?  Önermesi: “Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir,” idi. Ne doğru. Gerekli şartlar oluştuğunda herkes o çok kınadığı, o çok yanlış bulduğu şeyi yapma potansiyeline sahip. Misal ben bir Sofist olarak ahval ve şerait gerektirirse, feminist de olurum, oportunist de…  

Zaten bu “izm”ler ne saçma… Ölümüne takım tutmak, parti desteklemek, insanları ilahlaştırmak da ne saçma. Sonra o holiganlar, o takımı, o partiyi, o kişiyi ilk farklı düşüncesinde tu kaka ilan ediyorlar. Canikom, yüzde yüz aynı fikirde olsan, zaten “o” olurdun. Aynılar ordusu olarak gelişebilir mi insan? 

Bu durumda “Meğer ben sofistmişim” aydınlanmam da kendi kendini imha ediyor… Ben neyim yaaa?😢

🎶Sofist değilim olabilirim, olabilirim olabiliiiiim 
Yüzde elli sevebiliriiiim, sevebilirim sevebilirim… 🎶

Dilim şişmiş anacım; çek ordan bol aksilikli bi anı…


Instagrama yazdığım şeyleri, daha rahat okunması için buraya da koyayım dedim. Sığmayınca yorumlara taşmalar falan, ağız tadıyla okuyamıyorum insan…

Sene 1993, üniversitede ikinci yılım. Değişim Programı ile Kanada’ya gitmeye hak kazanmışım; Hamburg aktarmalı Toronto’ya uçacağım. Tek başıma. Bundan önce sadece 1 kez, o da kapı komşusu Atina’ya üstelik tecrübeli birinin refakatinde uçmuşum. Yani toylar dünyasında beyaz bir sayfayım. Tüm aksilikleri paratoner gibi çekebilecek, bembeyaz lekesiz bir sayfa… 

Öyle de oldu zaten. O yolculukta başıma gelebilecek her şey kombo halinde beni buldu. Hamburg’a kadar uçuşta annemler “uçakta aç” diye bir mektup verdiler. E ben de uçakta açtım. Yalnız nasıl damar bir mektup, sanki son görüşmemiz! Başladım ağlamaya. Yol boyu salyalar sümüklere karıştı. Ne o max 2 ay gezmeye gidiyorum. Neyse öyle böyle şiş gözlerle Hamburg’a vardık.   

Hamburg’da havaalanında bomba ihbarı vardı. Tüm eşyalarımız didik didik arandı. Kanada’da yanında kalacağım aileye götüreceğim hediye, gümüş kakmalı ayna,  metal olması dolayısıyla epey bir tansiyon yarattı. Ben hiç bu kadar yoğun kullanmam gerekmeyen ürkek ve fakat gramer olarak mükemmel İngilizce’mle – Cem Yılmaz’ın şu bahsettiği “I shan’t”li “would rather”lı cümlelerden-  kderdimi anlattım.Tam kontrolleri geçtim ki, uçuşumun başka bir terminale alındığını öğrendim. Hamburg havalimanının büyüklüğü hakkında bir fikriniz var mı? Çok büyük. Belki de Ortadoğu ve Balkanların en büyüğü. Ne akla hizmetse tekerleksiz, omza asmalı bavulumla A terminalinden C terminaline seyirttim. Bağlantı süresi de epey kısaydı ve bence o gün kayıtlara geçmeyen bir dünya rekoru kırmış olabilirim. Meğer, sonraki seyahatlerimde gördüm ki, terminaller arası metro ya da otobüs gibi bağlantı araçları varmış! 

Neyse check in yapıldı, bavulu teslim ettim ve koltuğuma kuruldum. Bu sefer ağlamıyorum. Zaten ağlayacak halim kalmamış. Yanımda konuşkan bir kadın. Benimle muhabbet etmeye çalışıyor ben de kısa kısa cevaplar veriyorum. Meğer kadın konuşkan değil gerginmiş. Kalkıyoruz, boynuma sarıldı resmen, kafasını da omzumla koltuğun arasına soktu. Ben nasıl davranacağımı bilemiyorum. Böyle kazık yutmuş gibi duruyorum. Herkes bize bakıyor gibi hissediyorum. Utanıyorum.  

Kalkıştan sonra kadın biraz daha sakinledi. Uçak boşça olduğu, daha da epey yolumuz olduğu için ben kalkıp o boş yerlerden birine geçtim. Kadından da kurtuldum. Çay kahve servisi başladı. Dedim bir çay keyfi yapayım.  Bir yudum almamıştım ki çayı üstüme komple boca ettim. Sen misin fesat fesat şeyler düşünen?  

Olsun sorun değil, sırt çantamda 1 set yedeğim var. Çok hazırlıklıyım. Hemen tuvalete gittim temiz ve kuruları giydim. Yeni yerime geri kuruldum. Hostes bir çay daha getirdi. Ve hooop onu da üstüme boca ettim. Ühü ühüüüü….İnsan aynı yerden ikinci kez vurulur mu? Bu sefer yedeğim de yok. Peçeteyle nemini aldım. Çayın sıcak ıslaklığı biraz sonra klimanın da etkisiyle buz gibi oldu. Öyle ıslak, çaresiz, sıçan gibi oturdum. Battaniye istenebileceğini de bilmiyorum ki “If you would be kind enough to hand me a blanket, please?” filan diyeyim. Bilsem de söyleyemem zaten çok çekingenim.  

Bitti sanıyorsanız, bitmedi. Öyle böyle Toronto’ya vardık.  Kalabalıkla birlikte bagaj teslime aktım. Bavulunu alan gitti, bavulunu alan gitti. Bir süre boş boş dönmeye devam eden bagaj bandına umutla bakmaya devam ettim. Gelmeyeceğine ikna olunca, bir görevli buldum. “I presume”la başlayan havalı bir cümleyle bavulumun kaybolduğunu anlattım. Form doldurduk.  

Minik sırt çantamla kollarımı sallaya sallaya yolcularını bekleyen insanların durduğu kısma yürüdüm. Elinde adımı tutan karı koca ve 2 sarı kafanın yanına gittim. Çantam olmamasına şaşırdılar tabii. Ama onlara da havalı birkaç cümleyle durumu anlattım. Üstümdeki çay lekeli tişört eşofman ile çantamdaki nemli tişört pantolondan gayrı 1 pijamam, 1 iç çamaşırı yedeğim vardı. Olsundu.  

Aile Toronto yakınlarında, Hanover diye bir kasabada yaşıyordu. Eve gidince, ailenin annesi bana büyük gelen kendi kıyafetlerinden verdi. Banyoya girdim, duş alacağım. Ama nasıl? Duş yok ki? Sadece küvet. Doldurup içine girip çıkıyorlarmış. Şöyle kafandan vücudundan su akıtabileceğin bir düzenek yok. Banyoda kova gibi bir şey vardı. Hey hey. Türk’ün pratik aklının üstesinden gelemeyeceği şey var mı? Güzelce su doldurdum doldurdum, kafamdan aşağı boşalttım.  İşte bütün o yaşadığım talihsizlikleri, uğursuzlukları üzerimdem yıkayıp atıyordum. Tabii birkaç gün sonra o kovanın içinde evin minik sarı kafalılarının çişli şortlarının durduğunu gördüğümde içim bir hoş olmadı değil! Meğer bedenimden akıp giden talihsizliklerin yerini yenileri alıyormuş. 

Ertesi gün annenin kıyafetleri üzerimde, Hanover’in hipermarketine  gidip bavuluma kavuşana kadar idare edebilecek bir şeyler aldık. Bavulum ise tam 1 hafta sonra geldi. Ve ben o ilk 1 hafta boyunca, Türkiye’de hala fes giyip deve üzerinde dolaştığımızı zanneden bir topluluğa karşı ülkemi o market kıyafetleriyle temsil ettim.  

İşte Banu’nun kitabını okurken o günlere gittim. Bu yüzen benim için daha kıymetli geldi. Gerçi Banu benden daha katmerlilerini yaşamış. Ben en azından hapse girme tehlikesi yaşamadım. Aaa bak o da İtalya’da oluyordu neredeyse! Onu da başka zaman anlatırım.  

Eğer göç etmeyi düşünenlerdenseniz, bir bakış açısı olarak Banu’nun göçmenlik maceralarını anlattığı “Gitmek de Kalmak da Zor Geldiğinde” kitabını tavsiye ederim. Biraz güler, biraz hüzünlenir ve kesinlikle Kanada’da yaşamak hakkında en filtresiz ve süssüz şekilde bilgilenirsiniz.