Anneme Reiki’ye gittiğimi söylemeyin, o beni çalışıyo zannediyor-3


Bu aslında nasıl reiki uyumlanması aldığımın hikayesi değil. Reiki reklamı da değil. “Bakın bakın, sağımdan solumdan enerji çıkarıyorum, ben artık oldum” övünmesi hiç değil.

Bu, kendimi bana göre bir araya gelmesi milyonda bir ihtimal sürreal bir insan topluluğuyla, benim burada ne işim var dediğim huzur dolu bir ortamda, kendi kendimi huzursuz edişimin hikayesi. Özetle: 2’si yaşlı, 5 alakasız kadının çay partisinin hikayesi.

Çarşamba günü Figen ve arkadaşıyla buluştuk. Resim galerilerinin, sokak kafelerinin bolca bulunduğu sokağın içinde eski bir apartmanın en üst katına çıktık. Huyumdur çok fazla soru sormam, anlatılanla yetinirim. Merdivenleri çıkarken ne Figen’in arkadaşının kim olduğu, ne de gittiğimiz kadın hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim.

Kapıyı kısa bembeyaz saçlı, orta boylu, nur yüzlü, makyajsız 70’lerinin başında bir hanım açtı. O 70 sandığım dimdik kadın 85’in üzerindeymiş. Sonradan öğrendiğimde ağzım açık kaldı.

Hepimizi sırayla –ve sevgiyle- öptü, içeriye buyur etti.  Kapı direkt bir oturma odasına açılıyordu. Oda çok aydınlık ve ferahtı, zaten pencerelerden biri açık olduğu için içeriye güneşin tüm canlandırıcı etkisi doluyordu. Paltolarımızı alırken karnımızın aç olup olmadığını sordu. Bu aslında bana çok garip geldi, “yahu yemek yemeye mi geldik buraya. Uyumlanıp gideceğiz.” Diye geçirdim içimden. Tok olduğumuzu öğrenince bulunduğumuz odadaki oturma grubunu işaret etti: “Biraz sohbet edelim o zaman.”

Oturduk. Etrafı incelemeye başladım. Benim oturduğum koltuğun hemen sağında kocaman bir kütüphane vardı; seri seri Atatürk, Kurtuluş savaşı kitaplarının yanı sıra bir çok önemli edebiyatçıya ait bir çok kitap.

Sokak kapısının hemen karşısında da etrafında 6 sandalye bulunan, üzerinde bembeyaz bir rahibeişi örtülü ceviz bir masa. Masanın üzerinde bir meyve tabağı, beyaz porselen bir servis tabağı duruyordu. Belli ki kendisi için hazırlamış, ancak oturamadan biz gelmiştik. Masada ayrıca bir laptop, türlü cd’ler ve İngilizce bir gramer kitabı da bulunuyordu. Laptop’ın o hanıma ait olup olmadığını, aitse nasıl kullandığını merak ettim. Masanın arkasında bir konsol, konsolun üzerinde türlü türlü siyah beyaz resimler vardı. Fikriye hanım’ın köklü bir İstanbul ailesine ait olduğunu gösteren resimler.

Konsolla kapı arasında yerde bir çok tablo yanyana istiflenmişti.

Tam benim çaprazımdaki koltuğa oturdu. Güzel şifon bir gömlek, koyu renk bir pantolon ve kırmızı ortopedik ayakkabılar giymişti ve içlerine de fuşya çoraplar! Bir ona bir de hemen arkasındaki duvarda asılı duran tabloya baktım. Tabloda kocaman gözlü bir kadın resmedilmişti. “Siz misiniz?” diye sordum. “Evet” dedi. “31 yaşındaykenki halim.Tablo Şükriye Dikmen‘e ait.  Şu ve şunu da o yaptı, biri 26 biri 28 yaşındaki hallerim. Bu aslında 6 resimlik bir koleksiyon. Biri Ankara’daymış. Biri de bir yakınımızda. Aslında hepsinin elimde olması için neler vermezdim.”

Duvardaki resim, şu yukarıdakine benzer bir resimdi. Ben resimden anlama, pek ressam da tanımam. (Türk ressam söyle desen Bedri Rahmi ve Osman Hamdi dışında 2 isim daha sayabilirim. Birisi akrabamız olduğu için 2004’te kaybettiğimiz Neşet Dündar, diğeri de en yakın arkadaşımın babası olduğu için Temel Şen. Bu arada Temel Amca’nın 1-13 Mart’ta Kozyatağı Kozzy Alışveriş Merkezi’nde sergisi var. “Aaa ben çok yakınım, gözümüz gönlümüz açılsın” derseniz, aşağıya duyuru föyünü yapıştırıyorum.) Sonradan kimmiş bu Şükriye Dikmen diye baktığımda 1918’de doğmuş, 2000’de ölmüş pek değerli bir kadn ressam olduğunu öğrendim. Genelde yukarıdaki şekilde koca gözlü tek kadın figürleri çiziyormuş.

Hiç sessizlik anı olmadan, ordan burdan konuşmaya başladık. Ancak lafın nasıl olup da reiki’ye, el vermeye geleceğini merak etmiyor değildim. Bir ara kalktı çayı demledi.

Hemen önümüzde reiki 2’ye ait notlar ve yazarını tanımadığım eski bir roman duruyordu.

Mutfaktan gelince Figen’e döndü: “Neden reiki 2 almak istiyorsun?” diye sordu.Figen uzun uzun anlattı. Onaylar biçimde kafasını salladı. “Şimdi bana soracak, ne desem, 10 yıl önceden bahsetsem mi?” diye geçirdim içimden. Detaya girmemeye karar vermiştim. Hiçbir şey sormadı.

Onun yerine 2. Seviyede bilinmesi gereken sembollerden ve bilgilerden bahsetti.

Sonra çevik bir şekilde tekli 2 koltuğu odanın ortasına çevirip, oturmamızı söyledi. Gözlerimizi kapadık, ellerimizi dua eder gibi açtık. 4-5 dakika kadar çevremizde dolanıp, az önce anlattığı o sembolleri yaptı. Yani sanırım. Gözlerim kapalıydı çünkü. Önce sağ, sonra sol elimin üzerine kendi avcunu kapak yapıp 3’er kez vurdu. Gözümüzü açabileceğimizi söylediğinde Figen elleri kalp hizasında kavuşmuş olarak duruyordu. Ben dua pozisyonumu koruyordum.

“Haydi çay içmeye geçelim” dediğinde, kapı çaldı.

Kapıdan kim girdi? Beşinci kadın kimdi? Ayy sıkıldım doğrusu. Siz de sıkıldınız biliyorum. Yarın devam edelim mi?

Oh be


Silkinmek, harekete geçmek ne güzel

Üstündeki ataletten kurtulup, ipleri eline almak ne güzel

O ipleri eline alacak gücü bulmak ne güzel

Ve tüm bunları yaparken yaslanacak omuzlar olması ne güzel….

**

Birazcık doğum gibi aslında.

Öncesinde sancı, sancı, sancı.

Ve sonrasında büyük RAHATLIK.

Oh be.

Not: Anneme Reiki’ye gittiğimi Söylemeyin-3’ü yazdım aslında, onu da yarın yayınlarım artık. Sadece bugün bunu yazmak istedim.

Anneme Reiki’ye Gittiğimi Söylemeyin, O Beni Çalışıyo Zannediyo-2


Bu az sonra… diye konuyu yarım bırakıp, ertesi gün yazıya devam etme isteğimin kalmamasını hiç sevmiyorum. Kim bilir blogda kaç kez “onu da sonra anlatırım” deyip anlatmadan bıraktığım konu var. Hande de benim benim dünkü lafıma itibar edip,  “sen anlat ben de sonra anlatırım” deyince şimdi şart oldu anlatmak:)

Dün, 3 güne yetecek içerik varken kafamda-bugün 2 cümlede özetleyebilirim reiki maceramı:

1) 2002’de bir reiki seminerine gittim.

2) 2012’de de reiki uyumlaması aldım.

**

Neyse başlayayım, ben şimdi açılırım. O dönem, yani 2002’de,  ben Tuzla’da çalışıyordum, gideceğimiz reiki semineri taaaa İstiklal’deydi. Üşenmedik vallahi, iş çıkışı 3 kafadar buluşup gittik seminere. Benim nasıl başım ağrıyor!

1 saat kadar anlattılar. Japonca 2 kelimenin birleşimi olan Rei-ki tam sözlük anlamı olarak çevrildiğinde “her yerde varolan ruhsal yaşam enerjisi” demekmiş. Bu gücün, her insanda doğuştan var olan, ancak  öğretmenin öğrencisine el vermesi yoluyla aktive olan şifa verme tekniği olduğunu anlattılar. 3 seviyesi olduğundan bahsettiler:

1. seviyede kendinize ve bir başkasına uygulamayı, uygulama tekniklerini öğreniyorsunuz.

2. aşamasında daha derin mental çalışmalar yapıp, enerjiyi uzağa aktarabiliyorsunuz.1’den 2’ye geçiş en erken 21 günde olabiliyormuş sanırım. Tabi benim gibi tanışıp ilk seviyeye geçmek 10 sene süren birisi için, 2’ye geçmek ne kadar sürer bilemedim.

3. aşama öğretmenlik (mastırlık) aşaması, yani elverir konuma geldiğiniz aşama

En son olarak salondakilerden biri üzerinde reikinin etkilerini göstermek için demo yaptılar. Başım ağrıyor olduğu için, çok istedim beni kaldırmalarını. Ama başka biri çıktı, “karıncalandım, sıcakladım” diye hislerini dile getirdi. Var olan ağrısının uçup gittiğini söyledi. Veren teşekkür etti, alan teşekkür etti. Gösteri bitti.

Çok Amerikanvari geçen bu tanıtım toplantısını sonunda da uyumlanmak isteyenlerin isimlerini alıp hafta içi belli saatler için randevulaştılar.

Ben Tuzla’dan haftaiçi, işten izin alıp gelmem pek mümkün olmayacağı için randevu konusunda yan çizdim. Aytuğ “erkek adama yakışmaz” diye düşündü herhalde. Bizim ekipten bir tek annem, hemen o hafta içi gitti aslanlar gibi uyumlandı.

Uyumlanmadım filan ama, şifacılığa inanmadığım sanılmasın-zira bizim kültürümüzde de hem el verme hem de elini arazlı yere tutarak tedavi bilinen bir şey!

Babannem mesela, ben ilkokulda onlarda kalırken her karnım burnum ağrıdığında, en ciddi halini takınır hemen ellerini ağrıyan yerime koyar ve mırıl mırıl nazar duası okumaya başlardı! Elleri hep sıcacık olurdu. Bir müddet sonra da ben rahatlamış olarak uykuya dalardım.

Ay şimdi hatırladım; Altınoluk’ta da bizim yazları görüştüğümüz Altınoluk yerlisi arkadaşımız vardı, tıp okuyordu. Bu çocuğun dedesi şifacıymış, ölmeden de ona el vermiş. Çevre ilçelerden, köylerden siğili filan olanlar ona giderdi, bi okumuş üflemiş geçirmiş diye duyardık. Meslek olarak da doktorluğu seçmiş olması ne kadar manidar! Hem ilmi olarak, hem de manevi olarak insanları iyi ediyor, var mı ötesi?

Neyse ben uyumlanmadım ama bu 10 sene kendimce bu elle iyileştirme tekniği kullanmadım değil. Babaannemden aldığım güçle, ki benim de ellerim her daim onun gibi sıcacıktır, kendime, kızlarıma, kocama ihtiyaç oldukça dayadım ellerimi-aynı babannem gibi mırmır okudum dualarımı. İşin ilginci geribildirimler de hep olumluydu.  Sonuçta bu reikiyi  ilk bulan insan da (Dr Usui Mikao), aynı benim gibi bir ademoğlu olduğuna göre ve kimseden el almadan bu enerjinin varlığını keşfettiğine göre, uyumlanma filan hikaye diye de yaptığımı meşrulaştırıyorum kafamda.

İster plasebo etkisi deyin, ister inanın böyle bir gücün varlığına.

Ben, şahsen, inanıyorum.

Geçen hafta, arkadaşım Figen Reiki 2 almak istediğini söyleyince, bi şimşek çaktı kafamda. “Hazır Figen gidiyorken, peşine takılayım. Dur bir de uyumlanayım. Bakalım ne değişecek?” diye düşündüm. Ve Çarşambalar’dan geçen Çarşamba takıldım Figen’in peşine Teşvikiye’de bir apartman dairesinde oturan 85 yaşındaki reiki mastırının evine el almaya gittiiiiiiiiiim….

Bildiniz; kısa bir ara.

Bu seriye ismini veren asıl hikaye de, 3. bölümde….

Bu arada siz de reiki deneyimlerinizi buradan anlatmak isterseniz size deniz gören bi masa ayarlarım misafir sanatçı sıfatıyla anlatabilirsiniz. Maksat muhabbet olsun.

Anneme Reiki’ye gittiğimi söylemeyin, o beni çalışıyo zannediyor-1


Ben manevi gelişim konusuyla annem sayesinde tanıştım. Manevi gelişim derken, yoga, meditasyon, reiki, biyo enerji, rüyalar  vb gibi insanın iç dünyasını rahatlatan ya da geliştiren -nasıl niteleyeceğimi bilemedim- etkinliklerden bahsediyorum.

12-13 yıl önceydi sanırım, annem bir arkadaşından Sahaja Yoga diye bir şey duymuş. “Ayol gel gel, tütsüler eşliğinde meditasyon yapıyoruz, bi havalanıyorsun. Kundalinini yükseltiyorsun. Stres mitres kalmıyo”. deyince arkadaşı, Hasanpaşa’da 4 katlı bir apartmanın asansörsüz çıkılan 2. katındaki Sahaja Yoga merkezine annemle birlikte gittik. Gülümseyen yüzler bizi içeri davet etti. Genişçe bir salonda, mum ışığı eşliğinde 20 kadar kişi bağdaş kurmuş oturuyordu. Biz de bir boşluk bulup oturduk. Yüzümüzü, herkesi görecek şekilde merkezde bir yere oturmuş Hint’li, kırık Türkçe’siyle bir şeyler anlatmaya çalışan bir adama döndük.

Adamın hemen yanında sonradan Sahaja Yoga’nın kurucusu olduğunu öğrendiğim Shri Mataji Nirmala Devi‘nin bence ürkütücü bir resmi durmaktaydı. İnsan maneviyatla ilgili kişilerin hep nur yüzlü olmasını bekliyor nedense. Bu kadın bence en iyi ihtimalle sadece sevimli olabilirdi. Buraya resim koymak için google’da arattığımda kendisinin geçen sene bugün öldüğünü öğrendim. Nurlar içinde yatsın!

Adam, kısaca Sahaja Yoga hakkında bilgi verdi. Sonra o bizi yönlendirdi, biz de gözlerimizi kapayıp “düşüncesiz farkındalık” noktasının 10 km bile yakınından geçmeyerek çakralarımızda sıcaklık, esinti, ya da herhangi bir şey hissetmeye çalıştık. 1 saatlik bir çalışmanın ve gitar eşliğinde söylenen bir çeşit ilahilerin ardından, bir şey anlamayarak – ama mutlu-merkezden ayrıldık.

Sonra dedik ki, bir kereden bir şey anlamamış olabiliriz. Bir daha gidelim. Ben işte bu deneyimi anlatınca, 2 yazı aşağıda gördüğünüz Mine ve onun bir arkadaşı (ki onun daha önce bir yoga deneyimi varmış) da annem ve bana katılmaya karar verdiler. Annem, ben ve Mine’nin arkadaşı tecrübeli(!) olduğumuz için salonda yerimizi aldık. Mine gibi başlangıç seviyesindeki bir kaç çaylağı da içerideki küçük bir odaya aldılar.

Tam yoğunlaştık, 3. gözümüz açılmak üzereydi ki, kapı çaldı. Gelen üniformaları üzerinde 2  polis memuruydu. Fısır fısır bir şeyler konuştular ve sonra memurları Mine’nin bulunduğu arka odaya aldılar.

Sonradan Mine’nin anlattığına göre, memurları “Memur arkadaşlar da Sahaja Yoga’yı öğrenmek, yoğun stresli iş hayatlarını kolaylaştırmak için teşrif etmişler.” diye takdim edip, bağdaş kurdurup oturtmuşlar!

Farkındalığımız o esnada tavan yaptığı için rahatlıkla söyleyebiliriz, olayın gerçeği memur arkadaşlar “kadıköy’ün göbeğinde bir grup insan toplaşıyor, mumlar yakılıyor, gözler kapanıyor, garip garip şarkılar söylüyorlar. Bunlar ne halt ediyorlar?” şikayeti üzerine baskın yapmışlardı. Allah’tan efendi memurlarmış, ne döndüğünü anlamak için, oradakileri ürkütmeden katılımcı olmayı kabul etmişlerdi. Yasadışı bir durum olmadığını anlayınca da efendice gitmişlerdi.

Bu bizim ikinci ve son Sahaja Yoga’mız oldu. Zira o esnalarda yukarıdaki nur yüzlü kadın Türkiye’ye geldi. “Müritlerine ayaklarını yıkatıp, suyunu içirmiş.” filan diye dedikodular çıktı, Uğur Dündar’ın ana haber bülteninde gizli kamerayla çekilmiş görüntüler yayınlandı. Haliyle bizim de midemiz bulandı. Bu olayı bugün anlatasımın gelmesi çok ilginç bir tesadüf. Tam da ölüm sene-i devriyesinde. Rahmet istedi zaar!

Bu deneyimden tam 3 sene sonra, aynı arkadaşı anneme bu sefer “Reiki diye bir şey var. Koş koş” demiş. Biz de, Aytuğ, ben, annem koştuk tabi.

Az sonra….

O’nun bıraktığı işaretler


Başlık da, proje de Tuğba’ya ait. Demiş ki:

“Yeni bir seri başlatalım mı?
“O’nun bıraktığı işaretler” serisi?

O dediğim küçücüğün olmak zorunda değil.
Sevdiğin, eşin, annen, kuçun, pisin, tonton elli babannen belki…
Günde yüzbin işaret görür gözün eminim.
Senin gözünün gördüğünü biz de görsek mi? Ne dersin?”

Ben bu yazıyı buraya bu toplu hareket olmasa da koyardım, ama madem böyle bir zincir var-ben de pekala bir halkası olabilirim.

Gelelim “bu bu nedir bu?” diyenleri aydınlatma kısmına. Haftasonu uzun uzun keyifle kahvaltı ediyoruz. Yani güya. Önce Ela hızlıca yedi, kalktı odasına kapandı. Sonra bir sofra klasiği, sona yaklaşırken Ayça “kakam var” dedi, tuvalete yollandı. O “bitti” diye bağırınca, ben Aytuğ’u masada bırakarak, tuvalete yollandım.

Mutfağa döndüğümde Aytuğ’un ve çayının yerinde yeller esiyordu. Kahvaltılıkların bulunduğu tepsiyi de, masayı da öylece bırakıp salona sıvışmış! Hadi oturup masa muhabbeti yapmayacağız, niye tepsiyi dolaba, tabağı çanağı da makinaya koymuyorsun? Grrrrr.

Boynumun hemen yanındaki damar büyümeye, hızlı hızlı atmaya başladı ……ki fıssss.….tabağını görüverdim. Şu yukarıdaki tabağı.

Benim ince ruhlu kocam mideye indirdiği zeytin çekirdekleri, vişne çekirdeği ve limon çekirdeklerinden tabağının kenarına bir çiçek konduruvermiş.

Boşver mutfağı toplamayı filan, al çayını sen de salona sıvış. Zaten o gün Dünya Kediler Günü’ymüş , Okan Bayülgen’de duydum. Mrrrrrrr.

Naz Machen


Berlin Kaplanı’nı henüz seyretmedim, ama fragmanında gördüm. Ana kahraman Ayhan Kaplan küçük arkadaşıyla sanırım bir kız üzerine sohbet ederken, “naz yapıyor” manasında yarı Almanca yarı Türkçe “naz machen” lafını kullanıyor, siz de gördünüz mü?

Lafı uzatmadan gelmek istediğim yere geleyim; 1 aydır oram buram kurcalanmasına rağmen,sebebi bulunamayan hastalığımın teşhisini, bu fragman sayesinde, bizzat kendim koydum: NAZ MACHEN.  Zira, bakılan her organım için, konunun muhatabı doktor “tertemiz” ifadesini kulandı. Madem her organım tıkır tıkır işliyor, yaşadıklarımın açıklaması olarak tek seçenek kaldı : benim şımarıklığım.

Hastanedeki mavi gözlü teyzenin ahı tutmuş olmalı,Perşembe günü hortum olayına da girdik Allaha şükür. Ben, müsadenizle, bu yazıda KOLONOSKOPİ 101 dersi vermek istiyorum. Belki bu yazının işlem öncesi tirtir titremekte olan bir ademoğluna, işlemin hiç de korkulacak bir şey olmadığına ikna konusunda yardımı olur .

Konu hakkında bir önbilgi edinmek için, ben internette aramadım ama 3 kez kolonoskopi geçiren yengem ve bir başka arkadaşımla 5N, 1K sorularını soraraktan bir mülakat yaptım. Her ikisinin de birleştiği nokta işlemin değil, hazırlık döneminin ÇOK ZOR olduğuydu.

Doğrusu ben de onlarla hemfikirim. Kurallar gereği, işlemden bir gün önce hafif bir kahvaltının ardından, tüm gün boyunca sadece ve sadece sıvı alabiliyorsunuz. Sıvı dediysek öyle çorba filan değil, tanesiz, babannemin deyişiyle özsüz tuzsuz sıvılar; ayran, süt, posasız meyve suyu, su, berrak et suyu..vb.

Bu başta problem değil gibi görünse de belli bir bardaktan sonra insan çiğneyecek bir şeyler aramıyor değil. Yine de zor kısmı akşamüstünden sonra başlıyor; bağırsakları boşaltıcı etkisi olan iğrenç tadı olan bir sıvı içiyorsunuz. Aslında bunun vişne suyu ile içilmesi tavsiye edilmiş, ben “sek alırım n’olucak ya” dedim. Öğüre öğüre içtim vallahi. Öneri yapıldıysa mutlaka uyun derim.

Sonra da 4 litre suya çeşitli elektrotlar bulunan bir toz katıp başlıyorsunuz saat 8’den sonra içmeye. Bu aslında maviş teyzenin çikolata eşliğinde içtiği 1,5 litrelik sıvıyla aynı terkip galiba. Yalnız 4 litreye çıkınca iş çok zorlaşıyor tabi. Bir yandan boşalt, bir yandan o sıvıyı iç; insanın iflahı kuruyor. Benim suyu bitirmem 4,5 saat filan sürdü. Gece 1,5’da halen son bardağımı yudumlamaya çalışıyordum ki, artık bünyem kabul etmedi! Bööööğğğğghhhh

Olayın bir diğer meşakkatli kısmı da akşam yatarken ve sabah kalkınca uygulanan lavman. Daha önceden detoks yapanlar denemiş olabilirler, ben ilk kez yaşadığım için bu kısımda da çok şaşırdım. Kesintisiz bir şelale akışı eşliğinde, emin oluyorsunuz ki içiniz pürüpak olmuş! Uygulama zor değil, bir kaç isabetsiz hedef bulma denemesinden sonra kişi kendisi de rahatça uygulayabiliyor.

Önemli not, son lavmanı evden çıkmadan 1 saat kadar önce yapın ki, içinizde boşalacak zerre sıvı kalmasın. Alimallah İstanbul trafiği sizi yolda hiç istemediğiniz durumlara sokabilir. Yol için bir hasta bezi bağlamak iyi bir fikir olabilir!

Adı kendinden büyük esas konuya gelirsek: yani KOLONOSKOPİ’nin bizzat kendisine. Bunun için kimisi genel anestezi tercih edilebileceğini, kimisi de basit bir sakinleştirici ile çok rahat gerçekleştiğini söylemişti. Benimki sakinleştirici eşliğinde yapılacak türüydü. Durduk yerde anestezi almanın bir manası yoktu zaten.

Ayakları karna çekerek yan yatıyorsunuz, yüzünüz ekrana, backgroundunuz doktora dönük oluyor. Yengem işlem sırasında malum yerinde küçücük bir delik için perforaj olan bir külot giyildiğini söylemişti, bu da fikir olarak bana çok rahatlatıcı gelmişti. Genç kızken, mamografi çektirmiştim bir kez. Üniversite hastanesi olduğu için zaten bana çevrilmiş gözler fazlacaydı, bir de boşları toplamak için çaycı girince içeriye, ister istemez bir fobi oluştu.  Perforajlı külot beni hipokrat yeminsiz gözlerden korumak için güzel bir kılıf olur diye düşünüp, rahatlamıştım. Ama meğer her hastanede yöntem aynı değilmiş. Bunu hastabakıcı kadın, beni hazırlanma kabinine götürüp: “Üstünüzdekileri komple çıkarın, bir tek çorabınız kalabilir.” dediğinde net bir şekilde anladım. Bir taraftan soyunup, bir taraftan gülüyorum; örtünme niyetine tek elimde olan şey “çoraplarım”. Buna da şükür!

Geri kalan kısmı aynı, bir önlük giyip yan yatıyorsunuz. Sakinleştiriciyi yapıyorlar. Siz kuzu kuzu ekrandaki pembe odacıklara bakarken ve doktorların başınızdaki mırıltıları bir ninni efekti yaratırken her şey olup bitiveriyor. Korkacak, endişelenecek gerçekten hiç bir şey yok.

Aaa bu arada” İşlem ve riskleri konusunda bilgilendirildim. Sorumluluk bana aittir.” diye en küçük fontla yazılmış bir sözleşme imzalayıp giriyorsunuz, bu da önemli bir nokta.

Çıkışta, doktorum, “İçinizin güzelliği dışınıza yansımış Esra Hanım. Çok dönemeçli bir bağırsak yapınız var, ama biz virajları başarıyla aldık. Hiç bir zararlı parçaya rastlamadık. Rahat görelim diye içinize biraz hava basmıştık. Çekinmeden geldikçe, yellenin. Bu noktadan sonra, rahat rahat istediğinizi yiyebilirsiniz. ” deyip bizi yolladı. Ben sakinleştiricinin etkisiyle dilim dolaşarak bir-iki soru sordum. Ama ne sorduğumu da, verilen cevabı da hatırlamıyorum.

Bu arada hastaneye bu sefer tek tabanca değil, heyet halinde gittiğimizi belirtmeme gerek yok sanırım. Refakatçi heyet ve ben eve ulaşır ulaşmaz, dünden beri gözümün önünden kebaplar uçuşmasına rağmen, uyku ağır bastı ve herkesi kovalayarak uyuyakaldım. 4’e kadar uyumuşum.

Uyanınca başucuma değerli eşimin bıraktığı poğaçayı mideye indirip, üstüne bir bardak su içmemle, öğürerek çıkarmam bir oldu. Herkes işine gücüne döndüğü için, 2 saat kadar kendi kendimi iyileştirmeye çalıştım. Nane-limon, galeta, su… denediğim her şeyin ağzımdan girmesiyle çıkması bir oldu. Geçen seferden akıllandığım için hemen annemi çağırdım. Annem önce işlemi 3 kere yaşamış yengeme danıştı. Sonra doktoru aradık. Doktor panik oldu, bulantı ve kusma kolonoskopi sonrası görülen rahatsızlıklardan değilmiş. Çeşitli sorularla sıkıntımın kaynağını anlamaya çalıştı. Annem henüz bir şey yememiş olduğumu söyleyince işin bir sarmala döndüğü anlaşıldı.

Ben yemedikçe mide safra üretmiş, safra üredikçe yeni gelen hiç bir şeyi mide kabul edemez hale gelmişti. E zaten sıvı bile kalmamıştı vücutta.

Neyse, annemin doktorla mutabık kaldığı mide bulantısına karşı bir ilaç alıp, üzerine hafif bir şeyler yeme fikrini uygulamaya karar verdik. Elimizde, mide bulantısına karşı 2 ilaç vardı. Baktık birinin son kullanma tarihi 2010’un martında dolmuş. Hemen diğerine baktık O da 2011’in kasımında dolmuş. 4 aylık bir riski göze alarak ilacı yuttum. Allah’tan ilaç şirketleri marjlı bir SKT yazıyorlar ilaç üzerine. Bir 20 dakika sonra da üzerine de bir yayla çorbası…. Neyse doktor da rahatladı, ben de. Vallahi, adamcağız sabah bile arayıp hatırımı sordu!

İşte bu tecrübe sonrası, kolonoskopi’ye dair hiç bir yerde bulamayacağınız önerim geliyor: mümkün olan ilk dakika hemen mideye bir şeyler indiriniz. Aç mideyle sakın ha sakın uykuya dalmayınız.

Bu yazı, programı için akıl hastanesinde yatıp, dağa tırmanıp, damdan atlayıp deneyimlerini izleyicileriyle paylaşan programcılarınki gibi oldu. Bir sonraki deneyim dolu yazımızda görüşmek üzere: Sağlıkla kalın!

Deliye her gün bayram!


Bu yazı misafir sanatçı Mine Topal tarafından yazılmıştır.

Baktım Esra Sevgililer Günü’nden dem vurdu yine, dayanamadım yazıverdim. Sevgililer Günü’nde Facebook sayfamda “Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun” mesajı yayınladım. Arkadaşlarımdan biri ünlemli bir “Sevgililer Günü’nden nefret ediyorum!” cevabı yazmış. Önce facebook üzerinden cevap yazmayı düşündüm ama vazgeçtim. Chiara işte! İçi dışı bir dedim kendi kendime…

Sevgililer Günü bu kadar nefret edilecek bir gün mü gerçekten? Siz Sevgililer Günü’nü kutluyorsanız, neden kutluyorsunuz? Vallahi ben, deliye hergün bayram mantığı ile kutluyorum. Özel günlerde hatırlanmak güzel, hatırlamak da… Doğumgünü olmuş, Sevgililer Günü olmuş ya da Kurban Bayramı olmuş ne farkeder. Sevginizi dile getirmek, sevginizi göstermek değil mi amaç… Sevgililer Günü illa ki sevgilinizle mi kutlanmalı?

Ben ailemle yani eşim ve 2 çocuğumla kutladım… Benim için bir Aile Sevgi Günü’ydü. Çocuklara bir hafta önce Salı gününün Sevgililer Günü olduğunu söyleyip, babaları için birşey hazırlamak isterlerse düşünmelerini söyledim. Tabii ki herşey gibi bunu da son güne bıraktılar… Biri kart hazırladı; diğeri tuzluk… Ben de güzel bir yemek yaptım. Çocuklarla sofrayı kurduk ve onlar istedikleri gibi sofrayı süslediler. Kalpler, uğur böcekleri, nazar boncukları, çiçekler…

Eşim işten gelince birlikte sofraya oturduk (hoş işten geç de gelseydi çocuklarla kutlamaya kararlıydım). Eşimin tabağının içinde büyük oğlumun hazırladığı tuzluk, altında küçük oğlumun hazırladığı kart vardı.

Karttaki mesaj : Sinan Ata Biniyor’u okuduğun için teşekkür ederim. (Bir akşam önce yatarken okunan kitabın adı; mesaj  ise çok açık : Seni seviyorum baba!)

Tuzlukta neler mi vardı? Tam ortaya gelen yerde her birimizin ayrı ayrı gülen resmi. Kalan boşluklarda bir kalp resmi ve “Baba seni çok seviyorum”, “Sevgililer günün kutlu olsun”, …… mesajları.

Tuzlukla çok eğlendik. Hayatımın en komik, en eğlenceli ve en verimli Sevgililer Günü oldu. Tuzlukla oynamayı bilirsiniz mutlaka. 4 parçadan birini gösterir, bir sayı söylersiniz… Tuzluğu tutan kişi bir sağa, bir sola tuzluğu parmakları ile açarak söylediğiniz sayıya kadar sayar. Son sayıda gelen yazıda ne yazıyorsa onu yaparsınız. Biz de kimin resmi çıkarsa onun taklidini yaptık. İnanın çocuklar bizi nasıl görüyor, birbirlerini nasıl görüyorlar çok net anladım.

Sevgililer Günü bahanesiyle bir oyun oynadık, çok eğlendiiiik… Çok da öğrendiiiikkk.

Sevgililer Günü’nüz kutlu olsun. Sevgiliniz olsun olmasın böyle günleri birisiyle kutlamanızı tavsiye ederim… Esranın da dediği gibi : Gülümsemek herşeyin ilacı, gülecek birşey bulamıyorsan ne acı!