9 Adımda Nasıl Yaptığınız İşin “En İyisi” Olursunuz?


Şimdi sanki kendim hayatı yalamış yutmuş, gidip de dönmüş gibi size bilmiş bilmiş altın değerinde öğütler vereceğim. Biliyorsunuz “İsterseniz çöpçü olun, en iyisi olun” gibi sözler çok moda şu sıralarda. Ne olursak olalım, nasıl en iyisi olacağız işte adım adım anlatıyorum:

 

köylü ekrem

1- Kalbinizin sesini dinleyin. Mecbur olduğunuz değil, sevdiğiniz işi yapın. Böylece iş yapıyor gibi de hissetmezsiniz.

 

aşırı meşhur pilavcı

aşırı meşhur pilavcı

 

 

 

2- Neyi seçerseniz seçin, alçakgönüllülüğü bırakıp o konuda kendinize tamamiyle güvenin

 

 

 

 

Çakma Ronaldo

Çakma Ronaldo

 

 

3- Elbette karşınıza engeller çıkacak, bazen şartlarınız yetersiz olacak. Olmayana değil, olana odaklanın. Olmuyorsa da….bir şekilde oldurmanın yolunu bulun.

 

 

 

 

işleri büyüttüm dostum

işleri büyüttüm dostum

 

 

4- Nereden geldiğinizi unutmayın. Bu hedefinize doğru ilerlerken şevk ışığınız olacaktır.

 

 

 

 

hedef küçült

 

5- Küçük hedefler koyup adım adım ilerleyin. Kendinize bir anda çok yüklenmeyin.

rakı

 

6- Minik başarılar için bile kendinizi ödüllendirmeyi ihmal etmeyin.

 

 

 

pes

 

7- Kolay pes etmeyin. Hedefinize kararlı adımlarla ilerleyin. Olmuyorsa farklı yollar deneyin.

 

 

 

 

hata

 

8- Hatalarınızdan ders alın.

 

 

 

 

 

yardım

9- Gerekirse yardım almaktan çekinmeyin.

 

 

 

 

 

Ne dudak büküyosun yav? Boğucu gündemde accık gevşe diye yazdım. Beğenmediysen okuma kardeşim. Hadi git twitter oku da gör anyayı konyayı.

 

Gösteri aşağı, Gösteri yukarı


Bir ayı aşkındır bi gösteridir gidiyor: “Gösteriye hazırlanıyoruz.” “Gösteri provamız var.” “Bu saçla mı çıkayım gösteriye!” Okuldakilerden, kurstakilerden bahsetmiyorum. Onlar oldu, bitti. Bu tamamen sitemizdeki çocukların kendi çabalarıyla hazırladıkları bir şey.

Dün misafirliğe gidecektik, Ela’da göz yaşları sel oldu: “Yarın gösterimiz var.  Akış almamız* lazım. Daha hazır değiliz. Rezil mi olalım?” Baktık onun için çok önemli, evde bırakıp biz gittik. Gece geç saatte geldiğimizde bizim apartmanın girişine şu ilan asılmıştı:

gösteri duyurusu

 

“Herhalde” dedim, “çocuklardan birinin annesi işe el attı. İlan hazırladı. tüh bana çocuk çırpındı durdu. Hiç oralı olmadım. Sağ olsun biri ilgilenmiş.” Bu arada gösteri vardı da, bir de kermes çıkmış, Lösev çıkmış. Hadi hayırlısı.

Yattık, kalktık. Sabah güvenlikten bir telefon: Kızım ve alt komşunun kızı, kamera kayıtlarında ilanları asarken görüntülenmiş. İzinsiz olduğu için ve para toplama filan olduğu için müdüriyet görevli güvenlikten savunma istemiş. Konuyla ilgili bilgim var mıymış?

O an evde bulunan ve heyecan içinde prova yapan beş kız bana döndü, konuşmalarımdan bi terslik olduğunu anlamışlardı.Ahizeyi kapatıp, ilanları sordum,  bizimki yapmış (vallahi hem ifade hem de dizayn açısından 10 yaşa göre gayet takdir edilesi bence), hep birlikte asmışlar. 5’i birden hep bir ağızdan bir şeyler anlatıyorlar. Güvenlikten izin aldıklarına dair şaibeli ifadeler var. Neyse güvenlik arayıp, durumu yönetim kurulu başkanına izah etmemi istedi.

Aradım, anlattım. Başkan kahkahalar içinde, beşi karşımda ağlaşıyor. Biri “bizi siteden mi atacaklar”, diğeri “güvenlik ağbiyi işten mi atacaklar?”, bir diğeri “Esra Teyze ver ben konuşayım” ve ötekisi: “Lösevi beğenmediyse Somaya da bağışlayabiliriz.”, ötüşüp duruyorlar. Başkan dedi ki “Çok güzel bir girişim. izinli ilerleseymiş daha iyiymiş,  ama olsun. Sorun yok. İsterseniz verin telefona, kızları biraz korkutayım!” “Yok yok” dedim “zaten yeterince stres oldular.”

Sonrası…. Site yönetiminden de destek çıktılar ya, masa filan göndermişler kermes için. Duyuru dün akşam yapıldığı için, mahşeri bir kalabalık yoktu ama hep gayet iyi para toplandı hem de gösteriler alkış aldı. Bir ara akrobasi şovu gibi, her köşeden bir parende atan çocuk vardı vallahi. Hep bir ağızdan babalar gününü kutlayarak gösteriyi bitirdiler.

Ne yalan söyleyeyim, gurur duydum hepsiyle. Düşünmeleriyle, üretmeleriyle, yoktan var etmeleriyle. Kalpleri gibi güzel günler yaşamaları dileğiyle…Tüm çocukların.

 

* Akış almak, bir tiyatro terimiymiş. Baştan sona tüm gösteriyi prova etmek demekmiş. 

Varan 2


Kocam öğle yemeğinde buluşalım dedi a dostlar. Uçarak gittim. Tam buluşacağımız AVM’nin otoparkına girdim, zırr telefon. Eski bir dost. E haliyle uzun bir konuşma olacak. Ben yerin altına doğru ilerlerken kesilir sandım ama, cık kesintisiz konuşabildik. (Acaba telefon operatörüm hangisi?)

Park ettim, arabadan indim. Laflamaya devam ederek, bir iki adım gitmiştim ki geçen haftaki musibet aklıma geldi. Geri dönüp renge ve numaraya baktım. Aklıma yazdım.

Güvenlik kontrolünden bin bir tantana geçip içeriye girdim. O sırada elim çantama gitti. Aaaa telefonu unutmuşum. Geri çıktım, otopark içinde aklıma yazdığım numaraya doğru yürüdüm. Arabayı açtım, içinde telefonu aradım. Yok. Nerede olabilir, nerede olabilir…

Evet dikkatli okuyucular anladılar.

Tabi ki avcumun içinde, kulağıma yapışmış şekilde.

Fena halde bir beyin formatına ihtiyacım var. Sözün özü.

Mühendislere sesleniyorum…


…ıslık çalınca yanında bitiveren araba yapın. Taaa kovboy Amerikasında bunun at versiyonu varmış, ne yani bi adım öteye gidemedik mi o günlerden? Gerçi bizden bilim adamı çıkmaz, anca ara eleman da belki ecnebi mühendisler el atar konuya. Bak telefon aplikasyonu çıkmış. Telefonu nereye koydu unutanlar için, “ay bi çaldırsana benim telefonu” muhabbeti sona ermiş. Uygulamayı indiriyorsun, önceden anahtar olarak belirlediğin kelimeyi çığırınca, telefon sana bulunduğu yerden cevap veriyor. Büyük hizmet vallaha.

Sabahları Ayça Şen dinliyorum. Ağır gündemde biraz nefes oluyor. Geçen günkü programında arabayı park ettiği yere dikkat etmeyip, saatlerce aradığından bahsetti. Carrefour’a gitmiş, içeriye girerken akıl iki karış havada hiiç dikkat etmemiş park ettiği yere. Çıkınca dank etmiş, aramış taramış bulamamış. Taksi tutup aramış. Tatlı tatlı anlattı böyle. Ben de güldüm. “Hahaa dalgına bak” filan dedim içimden.

Bundan tam bir gün sonra, “gülme komşuna gelir başına” temalı ilahi düzen tıkır tıkır işledi. Arkadaşımla Carrefour’a uğradık bir şey almak için. İnerken kahkah kihkih, hiç dikkat etmemişim nereye park ettiğime. Yapacağımızı yaptık, tam çıkacağız, “Aaaaa nereye koydum ben arabayı?” diye vahiy indi, başımdan aşağı boşalan kaynar sularla beraber. Sen misin elalemle “dalgın ayol nolcek?” diye dalga geçen?

park

İçimden  “ister misin sen de taksi tutmak zorunda kal?” cümlesi alt yazı geçiyor. Ama neyse ki Allah’ın sevgili kuluyum, dolaştığım 3. koridorda buldum arabayı.

Satırlarıma son verirken, bilmiş bilmiş bir “anafikir” yazmayacağım buraya. Başıma geliyor sonra.

 

Duble Yollarda, Duble Mutsuzluklar


Çok hevesim kaçık hakim bey.

Bugünlerde olan biten beni “duble” üzüyor.

Onca insanın bok yoluna gittiğine mi yanayım, yoksa yetkililerin meşin suratlarla sorumluluğu zerre kendinde görmemelerine mi, bilemiyorum. Durumun özeti: “her makamın kaymağını pek güzel yeriz, ama ters giden bir şeyler oldu mu da hoop suçlu şurdaki günah keçisi”

“Sizin ananıza küfretseler öyle durur muydunuz?” diyebilip vatandaşa yumruğu, tekmeyi haklı bulanların “Yahu eşim dostum, babam, oğlum ölse ben de isyan eder, yetkililere küfrederdim.” diyememesi beni fena umutsuzluğa sürüklüyor.

“Soma’daki maden kazalarının sebebi araştırılsın” önergesini reddetip, sonra pişkince “muhalefet de ısrar etseymiş canım” diyebilenler tarafından yönetilmek, üstüne bir de maaşlarını ödemek, aptal gibi hissettiriyor. Gerçi “gibi”si fazla.

Tek kelimesini anlamadığı Şivan Perver’in türküsüne göz yaşı döken güzide eşlerin, yalandan da olsa acı paylaşmak üzere hiç etrafta görünmemesi, beni benden alıyor.

Liste uzar. Ne diyelim Allah’larından bulsunlar mı?

Yok. Ben bu dünyada adalet tecelli etsin istiyorum.

Ah alanlar, ah etsin istiyorum.

Son sözüm şu: o istemdışı alıp verdiğimiz nefes var ya. İşte en büyük ve tek nimet o. O insanlar o nefesi alamadılar. Boğulup gittiler. Kıymetini bilelim vallahi.

Ey kör anla; bu yer bu gök boş
Bırak onu bunu, gönlünü hoş tut hoş
Şu durmadan dağılan alemde
Hepsi, hepsi bir nefestir, gerisi boştur boş

                                                                                   MANGA

 

 

 

 

 

 

 

Babacım!


Yok dinlemekten bıktığınız şu ortalığa saçılan kayıtlardan bahsetmeyeceğim.

Şöyle boğazıma yumru oturmasına sebep olan; insanı hem buran hem de güzel hislerle dolduran bir dernekten söz edeceğim.

Geçen görümcem  “Kanlıca’da Serhan Şeşen Derneği var. Ev gibi. Mutfakta pişiriyorlar, tabağına alıp, hem yiyip hem de müzik ziyafeti çekiyorsun. Çok samimi bir ortam. Grup Gündoğarken varmış. Gider miyiz?” dedi.

Pek Grup Gündoğarken hayranı değilimdir ama “Gideriz” dedim.

Grup Gündoğarken’in solistlerinden Burhan Şeşen’in oğlu Serhan Şeşen’i hatırlıyor musunuz? 2008’de o zamanki adıyla Sema Hastanesine yüksek ateş ve halsizlik şikayetiyle baş vurup, menenjit olduğunun zamanında anlaşılmaması sebebiyle erken yaşta hayata gözlerini yummuştu. Basında epey yer aldığı, sonunda iki doktor ceza aldığı için mutlaka duymuşluğunuz vardır.

serhan-sesen-giris

 

Şeşen biraderler göçüp giden evlatlarının ardından “Serhan Şeşen Müzik, Felsefe ve Yaşama Saygı Derneği” kurmuşlar. Türlü türlü sanat etkinlikleri, dernekte konserler düzenleyip geliriyle de konservatuarda okuyan gençlere burs veriyorlarmış.

Dernekte her yer Serhan’ın resimleriyle dolu; bebeklikten-yakışıklı bir delikanlı olduğu döneme kadar. Kasvet yok, mağduruiyet yok herkes ışıl ışıl herkes gülüyor. Baba Serhan Şeşen’e baktım-zira en önde oturuyordum-şarkı söylerken, oğlunun resimlerine daldı gitti ama hep mütebessüm.

Müzik aşkıyla dolu, ışıl ışıl bir genci yaşatmanın ne güzel bir yolu değil mi? Aynı şekilde Cem Geyran Deniz Kabukları Müzesi var Dragos’ta, o da yine bir babanın oğlunu yaşatmak için küçük çocuklara sunduğu olağanüstü bir armağan. Onun da hatıra defterini okusanız, tüyleriniz diken diken olur. İnsanların ne şık acıyla baş etme şekilleri var değil mi?

Mırıl mırıl şarkılarımızı söyledik, yedik, güldük eğlendik. Çayı harika bu arada, nasıl güzel kokulu. Gecenin bitişinde müzisyenlerden Murat Bey masaya yanaştı: “Hiç bu kadar çay içen bir grup görmedim. Gece uyuyabilecek misiniz merak ettim.” dedi. Artık nasıl abarttıysak.

Neyse orda email adresimizi bırakmıştık. Ertesi gün bir mail geldi. 27 Şubat serhan Şeşen’in doğumgünüymüş, o günü dernekçe “yaşama saygı günü” olarak kutluyorlarmış. Mektup şöyleydi:

Serhan’cım merhaba,

Tam 32 sene olmuş güneşli bir Cumartesi günü Bakırköy Özben Hastahanesi’nde dünyaya gözlerini açman.Sonrasında kısaca hep hayatımıza kattığın sevinçler  mutluluklar…Boş bir sayfaydık içimizi hep güzelliklerle iyiliklerle doldurdun.Dokunmadan  sevmeyi de öğrendik sayende.Bu doğum gününde de saat 14.00 de Acarkent Doğa Koleji’nde  Gündoğarken ve Gülcan Altan’ın katıldığı,Beykoz Omurilik Felçlileri Derneği ve Beykoz Eğitime Destek Derneği için bir konser düzenliyoruz.Tabii ki senin sevdiğin şarkıları da çalacağız merak etme…Doğum günün kutlu olsun…

                                                                                                                        Burhan Şeşen

Belki siz de rahmet okumak istersiniz diye anlatmak istedim.

 

Babacım demişken, kelimeyi gerçek anlamıyla kullanan bir yazı daha var. Elif Yılmaz yazmış. Ben çok beğendim, buyrun okuyun (tık)

 

1990 yılında Kuşadası Altın Güvercin yarışmasında Burhan Şeşen ve oğlu serhan Şeşen’in katıldığı şarkı “SÖZ MÜ BABACIM?”